Tanımsızlığa düştüm bu aralar. Ya da tek bir nesneye, kişiye indirgedim kendimi, bilemedim. Ama sevmedim bu hallerimi. Her an aklımdan aynı ismin zikredilmesinden, her seferinde belli karelerin geçmesinden, keşke başka türlü davransaydım dediğim zamanlar için yeniden satırlar yazıp yazılan satırların türlü kombinasyonlarında oynayan, özünde şaşkın oyununda kendinden emin biri olmaktan sıkıldım. Küçükken kötü bişey yaptığım ya da sebep olduğum zaman, mesela annemin değerli bardaklarından birini kırdığımda ya da ilk kopya deneyimimde hissettiğim suçluluk benzeri duygu gibi, gözümü kapayıp göğüs kafesimde hissedeceğim sıkışmayla birlikte edeceğim en içten duaların, zamanı benim hesapladığım kadar geriye götüreceğine inanırdım. Daha doğrusu inanmak isterdim. Şimdi hatırlıyorum da ne kadar çok yapmışım meğer bunu ve göğsümü yoklayan o sıkışıklıkların sebebi her zaman ben değilmişim. Hayat oynamış, ben boşluğa bakan karanlık gözlerimle kaburgalarımı sıkıştırıp zamanın geri penceresine açılan kola asılmışım çoğu defasında. Tek pencerenin açılması yetmezmiş kimi zaman, daha ilki açılmadan açmam gereken onlarcası olduğunu bilsem de çekmemişim elimi üstünden ve salmamışım birbirini sıkıştıran kaburgalarımı, yavaştan birbirlerini öğütmeye başladıklarını görsem de. Bi vakit sürmüş bu böyle, dua edip zamanın geri dönmesini beklemeyi bıraksam da, bana değsin istemediğim şeylere karşı göğsüm içine kapanmaktan vazgeçmemiş. sonra gel zaman git zaman kaybedeceklerini zaten kaybetmiş birinin yapacağı gibi salmışım göğsümü, esnek, rahat, bi tek hayat oyunları karşısında eli sözü işlemez olarak kabullenmiş vaziyette. Gerisinde ne gelirse benden, ne giderse benden.
geniş göğüs kafesim duramamış öyle fazlaca, alıvermiş bi hayali içine. Göğüs kafesimin içi büyük, göğüs kafesimin içi temiz; büyüttükçe büyütüyor içine aldığı hayali. Nasıl benimsiyor hayali, sarıp sarmalayıp nasıl da seviyor. Öyle yoğruluyor ki hayal ile, gerçeğine ihtiyacım yok diyor; içimde erittim hayali, içine damladım hayalin diyor. Sürüyor bu böyle epey gün epey hafta, ta ki hayalin sesi kulağına sureti karşısına çıkana kadar. Hayalden ötesi işliyor artık, ses kulağından düşmüyor; suret desen hortum misali başının etrafında, ne yana baksa gördüğü yegane şey oluyor. Bi tek hayalle olmuyor, bunu anlıyor.
Sonra ne mi oluyor? Şimdi yazsam başka, sonra yazsam bi başka olacağını bile bile kesiyorum yazımı. Zira diyenin göğsü daralıyor. Fal bakan ev kızlarının falın en mühim yerinde içlerini daraltanlardan kurtulmak için fincanı orta yere bırakıp, bi daha bakmayacağım deyip yeminler tövbeler etmesi gibi bırakıyorum kelimeleri buracıkta. Ama biliyorum, merakına, fal muhabbetine yenilen falcı ev kızları gibi kelimelerle oynarım ben de, ufalanan kaburga tozlarıyla kardığım kelimeleri yine kaburgalarımın eksilen yerlerine sürerim, iyileştirir belki diye.
19 Aralık 2010 Pazar
4 Aralık 2010 Cumartesi
Başlıksız Girsem Olmaz mı?
Öhü öhhüü
Evet, başlıyorum sanırım yeni bi uğraşıya daha. Böyle karşısına geçip de bişeyler yazmaya çalışınca, daha yeni tanıştığın birine en derininde olanları aniden vermek zorunda bırakılmış gibi garip bi duyguya kapılıyo insan. Neyse ki kelimeleri seçip fikrini derlemeye, içinden vermeye başladığın vakit ne adı zorundalık oluyo ne de karşındaki yabancı. Tabi bu yazı bu esnekliğin de dışında biraz. Her ne kadar harfleri tanıyor, kendimi elinde, koynunda rahat hissediyor olsam da girizgahtır bu yazdığım ve o yüzden de kurması zordur harf kombinasyonlarını. Kimse okusun diye beklemiyorum şimdilik, bu yüzden de herkesten önce boşluğa tanıtıyorum kendimi. Ordan burdan toplayıp da eteğimde biriktirdiğim; kimini işlediğim, kiminin karşısında çocuk, saf, bilmez, cahil kaldığım ama öğrenmeye, çözmeye hevesli koşturup durduğum sessizliğinden koktuğum hallerimle yanaştım boşluğun kıyısına. Al işte, eteğimde biriktirdiklerimden işlenmiş bi parça sana; sessizliğimden korkuyorum. O yüzden hep gürültü çıkarıyorum artık. El çırpıyorum, kapılara vuruyorum, naralar atıp küfürler ediyorum ağızlar dolusu. Belki de bu yüzden sonunu göremediğim kocaman boşluk, dayadım ağzımı ağzına bağırıyorum bir ucundan diğer ucuna.
Evet, başlıyorum sanırım yeni bi uğraşıya daha. Böyle karşısına geçip de bişeyler yazmaya çalışınca, daha yeni tanıştığın birine en derininde olanları aniden vermek zorunda bırakılmış gibi garip bi duyguya kapılıyo insan. Neyse ki kelimeleri seçip fikrini derlemeye, içinden vermeye başladığın vakit ne adı zorundalık oluyo ne de karşındaki yabancı. Tabi bu yazı bu esnekliğin de dışında biraz. Her ne kadar harfleri tanıyor, kendimi elinde, koynunda rahat hissediyor olsam da girizgahtır bu yazdığım ve o yüzden de kurması zordur harf kombinasyonlarını. Kimse okusun diye beklemiyorum şimdilik, bu yüzden de herkesten önce boşluğa tanıtıyorum kendimi. Ordan burdan toplayıp da eteğimde biriktirdiğim; kimini işlediğim, kiminin karşısında çocuk, saf, bilmez, cahil kaldığım ama öğrenmeye, çözmeye hevesli koşturup durduğum sessizliğinden koktuğum hallerimle yanaştım boşluğun kıyısına. Al işte, eteğimde biriktirdiklerimden işlenmiş bi parça sana; sessizliğimden korkuyorum. O yüzden hep gürültü çıkarıyorum artık. El çırpıyorum, kapılara vuruyorum, naralar atıp küfürler ediyorum ağızlar dolusu. Belki de bu yüzden sonunu göremediğim kocaman boşluk, dayadım ağzımı ağzına bağırıyorum bir ucundan diğer ucuna.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)