13 Temmuz 2011 Çarşamba

şüphecilik denen şey doğru gibi anlatıldı ben küçükten beri. ben küçükten beri enli boylu bakmak gerektiğine inandım herşeye, doğru ancak böyle görülür dediler, enli boylu baktım, aklıma yattı, inandım. ben en çok bu huyumdan nefret ediyorum artık. doğruyu vericem deyip arafta bırakandan...

şüphe doğruyu her daim soruda arar. cevabı vaad ederken her soruda kudretlenir, yenisini filizlendirir. "peki ya öyleyse?", hemen ardından "peki ya değilse?". öyle bi matris kur ister ki, öyle katsayılar ver ki geri dönme, geçtikten sonra arkana dönüp bakma ister. sonra o matrisi öyle bi çöz ister ki, sorabileceğin tüm soruları sormuş omurgasını kurmuş ol ister çözümün. eksik kalan her soru geri dönerken bütün sistemi yeniden kurmanı gerektirir, kısır döngülere, kara deliklere düşersin sonra. burdan sonra şüphe zamanı unutturur, yörüngen şaşar, taraflarla arandaki zeminler kayar, sen tek başına arafta kalırsın.

şüpheyi kutsamıyorum artık, zamana açıldı gözüm çünkü. yine de araftan çıkmayı henüz başaramadım, zira evvela kara deliklerden,kısır döngülerden çıkmam gerek.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

kafa karışıklığımdan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim bugün, ama yine buralarda. zaten bu aralar tam onun zamanları, karar zilleri çaldı ya, mezun oldum büyüdüm ya ben...bişeyler planlayayım puslu da olsa bi rotam olsun diye buralardayım, eskişehirdeyim bikaç gündür. iyiki de burdayım, yeni hayallerin fitilini ateşlemek mümkün oldu:)

üniversite benim en büyük hayallerimden biriydi, klişe bi laf ama gerçek. küçükken etrafımda hiç üniversiteli yoktu, okumuş diye tabir edilen insanlarla temasımız da okul, hastane gibi genel ve de nispeten resmi ilişkilerden ibaretti. okumuş adamın saygı gördüğünü yanında kibar konuşup bahsi geçtiğinde de isimlerinin hemen yanın ağızlarını doldura doldura ve de saygıyla mesleklerini de ekleyen büyüklerimizden öğrendim. yaşım henüz küçük, yani böyle şeyler çok daha eskiden yaşanmış olmalıydı diye geliyo bana da, doğduğum değil sonradan gördüğüm yerin kafasıyla düşünüyorum diyorum kendime. vakti yavaş akan yerlerin aklımda kalan keskin şeylerinden biridir bu da. neyse çok dağılmayayım. üniversite bitti, böylece bi hayal eklemiş oldum haneme. nitekim arap atı sırtında, tadı damağımda geçti. güzeldi.

al işte bi klişe daha, başka bi hayalim de dünyayı gezmekti:)) sahi ya, fordist üretimin "hayal ürünü" mü yoksa bunlar, niye vaktinde çoğu insanın hayali bunlar oldu? ya da ben mi öyle sanıyorum? sonuç olarak evet dünyayı gezmek istiyordum, nitekim hala istiyorum. ortaokuldaydım dünyayı gezmek istediğimi anneme söylediğimde, bana ters bi bakışı vardı...anne ben evden kaçıyorum demişim gibi:) gülüyorum şimdi hatırladıkça:) adının geçtiği hanenin karşısı henüz boş, öncelikler listesinde ise epey önlere geçtiğini söylemek mümkün;)

hepsini yazmadım tabi, eklerim belki sonra yine. en büyüklerinden biri bitince sanki bi daha bişey istenmiycekmiş gibi geliyo insana. robot gibi olucam diye korku başlıyo; görünmez ip neymiş, tepedeki el ne edermiş işaretleri gelirmiş önden. her türlü yazılmışı oynamaya zorlanıcam, kanıksanmışlar arasında standartımı yakalamaya çalışıcam endişesi boş bulunduğum her vakitte kenarından dürtmeye başlar. hem tependeki eller yazar iplerle oynatır da canın acır hem de yardım olsun diye süregeleni gösteren, öncesinde sen gibi olanlar incitir canını.
ama hayal kurulurmuş ya, geldiği vakit gözleri kapatıp gündüz düşü edilirmiş ya..:)

65imden sonra uzandığım şezlongun yanına romatizma ağrılarımı, kalp hastalıklarımı, tansiyonumu ve hatta kırışıklıklarımı bırakıp temsil misal müzik dinleyip ona eşlik edemiyceksem, bırak da kurduğumun peşine düşeyim...