31 Ekim 2011 Pazartesi

Belki de bi önceki yazımda söylediğim söz işe yarıyordur.

Bundan 5-6 sene öncesinde ilk kez tren yolculuğuna çıktığımda duyduğum bişey geldi aklıma. Trende çaprazımızda oturan bi aile vardı; anne-baba ve iki küçük çocuğu. Trenin başlarda ilginç gözüken neyi varsa vakit geçtikçe cazibelerini yitiriyorlar, çocuklar da haliyle sıkılmaya başlıyorlardı. İki küçük kardeş kısa süren tren keşfinden sonra; doğaldır ki uyduruk oyunlar oynamaya, oyunların sonunda mızıkçılıklar, kavgalar etmeye en sonunda da sızlanmaya başladılar. Babası çocuklarının sınırı aşmaya başladığına kanaat getirdiği vakit gözlerini iri iri açıp bikaç kelime söyledi: " Akıllı durun, bak sizi kokora veririm haaa!!". Sesler kesildi.
Kokor?? Babanın sihirli, çocukların kabus sözcüğü anlaşılan. zırıl zırıl ağladıkları anda bile bıçak gibi kesebildi seslerini. O gün bilsem önceki yazımda söylediğim lafı, babalarına karşı söylemelerini isterdim, kokora karşı yani. Ya da uydurma başka bi lafla...Öyle aklıma geliverdi işte.

Dün epey yürüdüm. pazar günü için kör sayılabilecek saatlerde, üstelik balat, unkapanı, eminönü civarlarında. Ben aceleyle gideceğim adresi ararken "peşim sıra kara şovalyeler kovalıyorlar, eski binaların içine gizlenmiş kurtlar beni izliyor, afallama anımı kolluyorlardı. Ben aslında bi labirentin içine düşmüştüm, girdiğim sokaklar ya çıkmaz olanlara ya da geldiğimin aynısına benzeyen sokaklara açılıyordu. şaştım, ürktüm ama belli etmedim, koştum, koştum, az gittim uz gittim sonunda buldum." demiycem tabi :) Saat, mekan ve cinsiyet üçgeninden değerlendirince saydığım bu fantastik film karelerinin eşiti olarak genel tanımlar literatüründen tehlike tanımı çıkıyor karşıma. Daha doğrusu olası tehlike. Doğrudur, vardır böyle bir şey. Beraberinde açlık ve öfke de getirir ama. Şöyle ki ara sokaklarda yürüyebilmek, kalabalıklar içinde istediğin kadar gezdiğin yerlerin bi de insansız hallerini görmek, karanlıkta karşıdan gelen insanı korkuyla değil de merakla tahminlemek, resmetmek vesaire vesaire. Tehlikeli etiketini almışlara duyulan arzu. Yasak elma merakı mı acaba, böylesi bi açlık mı ya da cinsiyetinin harcı değil diyene meydan okuma isteği mi, 'kork emi' diyene gizliden nanik çekme isteği ya da. Sonuçta elmaya acıkma, korkutmaya karşı öfkelenme hesabı.
'Dip' lerin ganimetleri bunlar; böylesi durumlara aldırmama, en fazla ölürüm fikri peşimde olan... en fazla?

Sahi niye yazdım bunları? Bilmem. Boşluğa sesleniyorum ya, yazmazsam DOLMAZ.






25 Ekim 2011 Salı

23 Ekim 2011 Pazar


21.10.2011 tarihinde yazıldı...

Plazaların arasında, üstümden yanımdan arabalar, altımdan metrolar geçerken ağlamaktan korkmadım. Gözümün yaşı utanacak yanımın değil öfkemin göstergesidir çünkü.  Dibimdeki binalarda kocaman kararlar alınıyor, az evvel o kararları alıp bir parkur üste geçebilmek için çaba gösterenler şimdi bi uzanımlık mesafemden yürüyorlar. Bugün onların hiç birine bakarken kızmadım, ağırdan anlamaya başlıyorum çünkü. Sağlamaya çalıştıkları prestijler ne demek, neden ilgili ilgisiz bütün bilmem ne gecelerine, bilmem ne toplantılarına bu kadar istekle katılıyorlar, niye böyle sıkıntılı kıyafetler giyip rahatsız şekillerde yürüyorlar, neden ilgilerini bile çekmeyen konulara dair üstünkörü de olsa bişeyler söylemeye çabalıyorlar ya da neden metropolün göbeğinde kocaman jiplere biniyorlar. ‘Hepsi için üzülüyorum, zira onlar aslında buna mecbur’ diyemiyorum maalesef. Buradan bakınca seçemiyorum ama bana öyle geliyor ki kimileri kurban kimileri cellat bu insanlar arasında. Yine buradan bakınca öyle geliyor ki kurbanlar azınlıkta ve çoğunluğa katılmak gerektiğini düşündüklerinden hızla taraf değiştiriyorlar.

Ben bugün üzüldüm. Kızdım bi de kendime, yolumu uzattım çokça yürüdüm, ‘arcade fire’ vardı kulağımda, funeral diye bağırıyordu. Uygundu. Ben lisedeyken üniversiteye girene kadar çekilecek acılara, sıkıntılara karşı gösterilecek çabaların kutsallığına dair onlarca özlü söz söylediler, dershaneler birbirleriyle yarıştılar, dergiler yayınlayıp içlerine bastılar bu lafları. Ben üniversiteye girdiğimde başta kurtulamadım etkisinden bu sözlerin, verdiği gazla iyi dönemler de geçirdim. Sonra birden bire bıraktım, yani onların iyisi olmak için uğraşmaktan vazgeçtim. Benden yazdırdığı notu harfiyen sınavda yazmamı isteyen, tek bir yorumumu dahi kabul etmeyen hocalara küstüm, çünkü bence böyle değildi mühendis olmak. Oradan sonra ipler koptu zaten, ortalama notlarla geçen, derslere katılan fakat ekstra projeler üretmeye hevesi kalmamış, niye bu meslekte olduğunu sorgulamaya devam eden biri oldum. Bugün bunları düşünüp kızdım kendime. Niye gerçek dünyayı hesaplarına katmıyorsun diye, niye birine bu kadar çok aşık oluyorsun üstelik olunmaması gereken birine diye, niye bu kadar çok müzik dinliyorsun yada film izliyorsun, niye yazıyorsun diye, ya da bu zamana kadar niye bu insanları eleştirdin onlarla çalışmak zorunda olduğunu bile bile, neyine güvendin bunları yaparken dedim, öfkelendim kendime. Bi yandan da başka türlü olmayacağını düşündüm, hala müzik dinliyordum.
Sonra geçmiş üzerinde değişikliğin mümkün olmadığı genel bilgisini kullanarak, sadece hakkında bişeyler karalayabileceğimin farkındalığıyla sonrasını düşünmeye başladım. Hızlı planlar; girilecek dil sınavları, yurtdışına çıkışın zorlanması, yüksek lisans bahar dönemi başvuruları, kpss, kurs seçenekleri, eş dost akraba yoklaması gibi. Buradan sonra gözü kapalı hareket etmek, daha doğrusu gözünü kendine çevirmemek, özellikle eş dost yoklaması kısmında.

Bu arada ben bi ay kadar önce bi iş görüşmesine daha gittim. Proje sorumlusu, orta yaşlı, sevimli bi kadındı benimle görüşen kişi. Biraz beklemek zorunda kaldım, işlerinin çok olduğunu söyledi. Sonra görüşme başladı, kendime dair bikaç soru, okul eğitim bilgileri gibi. İlgilendiğim alanlardan bahsetmemi istedi, kitap okuyup okumadığımı, takip ettiğim aktivitelerin olup olmadığı. Şimdi bakınca hala şaşırıyorum ama biraz fazla rahat davrandım galiba. Öyle bi hale geldim ki kadınla sohbete gelmişim gibi hissettim, arada espriler falan. Kadın bana kitap okuma alışkanlığımdan bahsetmemi, en son okuduğum kitapları sordu. Barış bıçakçı-bizim büyük çaresizliğimiz’i okumuştum en son, öncesinde Ayfer tunç-evvel otel vardı. Son kitabı anlatmamı istedi, fark ettiğimde anlatmaya kendimi kaptırmıştım bile, sonraki kitaba geçmedik iyi ki. Tabi bu pek iyi bişey değil işveren için, yoğun çalışma koşulları altında çalışıyoruz, sanat zaman ister, zaman ayırabilecek misiniz sorusu arkadan patladı. Ben sevimli görünüşlü kadın karşısında sohbet haline bürünmüş ortamı ne kadar toplamaya çalışsam da pek bişeye yaramadı çabalarım, çok da kasmadım ben de. Bittiğinde napalım yani diyordum kendime, kadın maskeyle gelmiş, kurumsal kimlik altta kalmış, olamaz mı yani? Pozisyonun durumu hala netleşmemiş ama benim pek ümidim yok.

Bunları buraya yazıyorum. Niye tam olarak cevap veremiyorum ama burada dursunlar istiyorum. Sonunda gözümde dünya nasıl bi yer olur, ben dünya üzerinde nasıl bi insan olurum anlamak için referans noktası gerek. Buraya düştüğüm notlarla cevap arıyorum. Ha bi de ‘baş’ ve ‘son’ konularında ciddi problemlerim var, hala düşünüyorum.

13 Ekim 2011 Perşembe

Babamın her daim anlatacak bişeyleri vardır, her duruma ekleyecek bi hikayesi, kıssadan hissesi yahut en kestirmeden atasözü, özdeyişi. Hikayelerin, efsanelerin çoğu misafir ağırladığımızda ya da misafir olduğumuzda, sohbet babamın damağına yayılıp tadını bıraktığında dökülürdü. Babam sadece anlatmaz yeniden yaşardı anlattıklarını, hiç yaşamadıklarından anlatığında bile. Bıyıklarının altındaki ağzına, kaşlarının altındaki gözlerine bakardım o anlattığı vakit. Bazen aralarda öyle derin nefesler alırdı ki hikaye bitti gibi gelirdi dinleyene, lakin bitmiş olabileceğini düşünsek bile kimseden ses çıkmazdı. Bittiğinin işareti de babamdaydı, soktuğu gibi çıkarırdı hikayeden.
Sonra çok az kullanmasına rağmen nasıl unutmadığını bi türlü anlamadığım bi sürü özdeyişler, atasözleri çıkarırdı arada

Babam bunları hala yapıyor, iyi ki de yapıyor. Öyle nedenli nedensiz koşarken arada durup babamın anlattıklarının peşine takılmak, daha fazla gün görmemişlerden çıkarsın diye gözünün içine bakmak, gönlünü hoş tutmaya çalışmak...iyi geliyor.
Yakın bir zamanda konuşulası, dinlenesi bi çay sofrasında anlattı babam. Bu kez başından geçenlerden, '92 erzincan depreminden. Anlattı, anlattı, anlattı; üzüldük biz. Deprem olur olmaz bizde bişey olmadığını gören babam bizi güvenli bi yere yerleştirip kardeşlerinin, onların ailelerinin durumlarını öğrenmek üzere şehir merkezine geçer. Koşan insanların arasına karışır. Amcamların evine yakın bi yerlerde tanıdık birini görür ve sorar:
-Keder?
-Çok şükür, keder yok.
Babam o gece ziyaret ettiği bütün akrabalarına, dostlarına aynı şekilde sorar. Bu soru bu olayı anlatmamın tek nedenidir. Soru nazarımda naif, ürkek ve de çaresizdir. O akşam bu soruyla havadaki keder paylaşılmıştır.

Dedemin de hikayeleri vardır: uydurma...Artık saçma gelse de vaktinde içinde kuzu olduğuna inandırıldığım 'dede göbeğinin' kıyısında, ağzının içine baka baka dinlediğim hikayeler. Eh olacak o kadar...:)


Bi de geçmişte tamamlamadığım yazılarımı kontrol ederken aşağıdaki yazıyı fark ettim. 16.07.2011 de eksik bırakmışım. Doğru, burası da köşe başı... Ben her korktuğum da köşe başlarında durup dönemeçlerin ötesine bakıyorum anlaşılan.
Eski bişeyler izlemek istedim bu aralar. Eski türk filmlerinden izledim, Türkan Şoray'lı filmlerden mesela, sonra gülen gözler, neşeli günler, yalancı yarim, mavi boncuk vesaire vesaire...Başka bi tat işte, portakallı oralet, çaya banılan kaymaklı bisküvi, koca bardak süte atılan bi çay kaşığı kandırmalık kahve, çekirdek(en siyahından). Sonra kardeşimle karın ağrıyana kadar gülüşümüz, annemin ağlamaklı sahnelerdeki hüznü, babamın çaktırmadan izlerken yorgunluktan uyuyakalması...Sıkıntıdan yaptım gibi geldi başta, ama şu vakti değerlendirmek için kırk yol sayabilecekken kendime en faydasızlarını niye seçtim anlamadım başta. Yazarken farkettim, köşe başı burası.




2 Ekim 2011 Pazar

YOKSA CEVAP BURALARDA Bİ YERLERDE Mİ?



İşsizliği de anlıyorum artık… Aklımla kavramaya çalışıp, mantıki değerlendirmeler getirmenin ötesinde hissediyorum. Bıçak kemik ilişkisini ensemde hissettim onun sayesinde. İnsan işsizliğinden niye utanır sorusunun cevabını akıl yürütmenin ötesinde kanımda hissettim. Bunu yazıyorum, çünkü benim için gerçek bir utanç değil bu, nahoş bi şeyler hissediyorum ama nedir tam olarak tanımlayamıyorum. Mecburiyetinden mesleğinden başka işler yapan insanları daha iyi tanıyorum artık. Kpss’den mağdur öğretmenleri, işçiden daha fala mesai yapıp esnek esnek çalıştırılan, hak ettiğinden daha azını alan işçiden de daha düşük ücret alabilen mühendisleri, patronunun şerrinden her gün yaka silken işçileri, bu işçilerin iş hastalığı geçirenini, insandan öte sıfatlara büründürülüp çalıştırılanlarını, kıyıda az da olsa paraları olsun diye çırpınanları ve bunların hepsinin birden işsizlerini artık daha iyi anlıyorum.
Sevdiğim bi köşe yazarının, paylaşım sitelerinde çokça paylaşılan, özellikle etrafımdaki gençlere ‘işte bu, ben de bunu yapmaya çalışıyorum, ne de güzel anlatmış!’ dedirten bi yazısını okumuştum öğrenciliğimin son günlerinde. Daha okurken iki taraflı okuduğumu fark ettim: evet güzel yazmış, öyle doğru tespitler yapmış ki bi insanın kişilik evrimi basamaklarında önüne yaklaşık böyle şeyler çıkar ve de buralarda aldığı kararlar sonunda tam olur mu bilinmez ama yanlış kararda eksik kalır. Burada anlattıklarıyla belki kendi yarım bıraktıklarını başkaları yarım bırakmasın diye iyilik etmiştir okuyanına, belki de tahlil sonucu kısmen hafifletmiştir yarım kalan kısmın yükünü yahut öylesine yazmıştır, iyi bir gününde günün daha iyi olmasının mümkün olduğu fikri aklında belirdiğinde hovardalık misali yazmış da olabilir. Keyifle okunur bi yazıdır yani bu taraftan bakınca, hem tahlilinden hem de dilinden…
Öbür tarafım daha okurken çatırdamaya başladı, sonunda dudağını hafiften büzdü, zira epey üzüldü. Neydi yani şimdi bu yazdıkları? Popüler yazarların yazıları geldi aklıma, şöyle yazarken yazarın yüzündeki muzur gülümsemeyi nerdeyse görebileceğiniz, bi gaz kaldırıp sizi yerinizden kırlara ovalara fırlatacakmış gibi, ‘take it easy’ modunda, en azından bi süreliğine. Kendimi yokladım okurken, zira evet, karışık bi şeyler oluyordu içimde. Okurken fark ettim ki yap bence dediklerinin bi kısmını zaten yarım bırakmışım, yarım kalacağının farkında olarak aciz kalmışım karşısında. Şöyle ki dediklerinin içinde yeri gelince parasız kalın, yeri gelince, yırtık salaş orası burası sarkan kıyafetler de giyin eğer istiyorsanız, dünyayı gezin, yapın bunların hepsini demişsin. Yapın ki sonrasında zaten hayat derdine düştüğünüz vakit kalıplaşmış içinizin istemeyeceği, istese bile isteği karşısında tutmayan eli ayağı olan biri haline gelmeyin. İyi demişsin, hoş demişsin de yukarıda bahsettiğim paydayı neresine koymuşsun bu yazının. O paydada geçen insanların içlerindeki korku daha küçükken evdeki daimi kemer sıkma politikalarından kalma. Anne babadan, ondan şundan bundan verilen salıklardan kalma. Hatta belki bunun adı sadece korku değil, ‘korku güdüsü’ dür, nesiller boyunca aktarılan, atadan aldığımız şeyler gibi. Yani henüz hissetmeden düşmüşsem işsizlik illetinin peşine daha öğrencilik hayatımda, vardır bi sebebi. Yaz tatilinde inşaatta çalışırken düşüp ölen üniversite öğrencileri var bu memlekette, hem de çokça, sen de biliyorsun. Korkmadan yaşa, en azından şu iş hayatına atılmadan, o iş hayatı hepten senin hayatını yutmadan. Eyvallah, katılıyorum o iş hayatı yutmadan, heveslerimiz kurumadan böyle şeyler yaşamaya, hatta mümkünse her daim böyle yaşamaya. Lakin bu yazıyı okumuş olsa o üniversite öğrencisi ne düşünürdü sen söyle. Kime küfrederdi? Annesine-babasına mı, akrabalarına mı, hükümete-devlete mi, tanrıya mı ya da? Muhtemel hepsine birden, lakin her birine ayrı ayrı duyduğu korkudan hepsini yutar inşaattaki işine geri dönerdi. Evet, tam da bu işsizlik illeti korkusundan insanlar bu dediğini yapamaz, etrafında görürler çünkü işsiz horlanmasını, eziklenip büyüklerinden para istediklerini, eve kapanmak zorunda kalacak olmanın sıkıntısını, hepsini duymuş görmüştür bi yerlerden. İşte bu yüzden evvela iş der, evvela ekmek peşine düşer; çünkü beşerdir, korkar. Sonrasında muhtemeldir önceki yazıya kayar gidişat; hevesler söner, ritüeller ve standartlar başlar. Ben korkarım.
Bi film vardı, başlangıç itibariyle durumlar biraz daha farklı olsa da demek istediğim yere çıkan: ‘bizim büyük çaresizliğimiz’ de Murat (Taner Birsel) daha lisedeyken anne-babasını kaybeder ve ilkokuldaki kardeşine anne-babalık yapar. Anne-babasını kaybetmiştir, bi felaket beklerken hala yaşadıklarını fark ettiğini söyler, yanında bi şey olacak diye endişe duyduğu küçük kardeşiyle. Murat küçük yaşta büyük sorumluluklar altına girmiştir, mecburdur çünkü. Üniversiteden mezun olur, bankada işe başlar ve kardeşini okutur, tabi sonrasında işe devam. Bir gün kardeşi ve filmin diğer başkarakteri Ender ile birlikte rakı sofrasında konuşurlar. Rakı acısına değer ve geçmişten bahseder o da. Sonra der ki;
“Başka türlü olur muydu? Olmazdı galiba. Şimdi bunu sormak saçma ama aklına geliyor insanın………….zamanla oluyor ne oluyorsa…….ya içimde böyle katı, takur tukur bir şeyler var ya”
Bu yazı iyidir hoştur da devamı olmalıdır, zira bence eksiktir, ‘ama’sı olmalıdır. Hoştur; insan yaşadığını anlamadan, layıkıyla yaşamadan nefes almamalıdır, hakkıdır bu insanın, ötesi boşa çabadır, lakin hakkın önünde duran ‘ama’ ları görmeden istemek öfkeyi, isyanı, bi de boşa yaşanmış bi hayat düşüncesini bırakır insana. Sadece geniş bi zaman diliminde işe yarayabilir bu öfke ve isyan duygusu ve elbette çoğunluğun içinde barındırdığı fikri ortaya çıktığı durumda.
Bu yazıyı okurken tam olarak kızmadım aslında yazara ama kırıldım galiba. Öyle ya iyi yazdın güzel yazdın da dön bak bakalım kime yazdın? Tabi bu benim dünyamda böyle, kırgınlığım yani arkadaşıma kırılmış gibi bi şey olabilir. Yani reelde bi şey ifade etmediğini ben de biliyorum. Olsun, ben yine de yazayım, böyle hissetim üstüne böyle düşündüm çünkü.
Esasında nereye kızmalıyım, ne tarafa bağırıp hakaret etmeliyim? Soruyorum. Bi yandan da hala kurguluyorum, bunca kafa karışıklığının içinde kelimeleri de fikirleri de saçıyorum. Bir sır diyeyim mi; gözüm yolda, düşmek istiyorum bilmediğim yollara. Öyle ya; ya yol bulurum ya yok olurum.