13 Ekim 2011 Perşembe

Babamın her daim anlatacak bişeyleri vardır, her duruma ekleyecek bi hikayesi, kıssadan hissesi yahut en kestirmeden atasözü, özdeyişi. Hikayelerin, efsanelerin çoğu misafir ağırladığımızda ya da misafir olduğumuzda, sohbet babamın damağına yayılıp tadını bıraktığında dökülürdü. Babam sadece anlatmaz yeniden yaşardı anlattıklarını, hiç yaşamadıklarından anlatığında bile. Bıyıklarının altındaki ağzına, kaşlarının altındaki gözlerine bakardım o anlattığı vakit. Bazen aralarda öyle derin nefesler alırdı ki hikaye bitti gibi gelirdi dinleyene, lakin bitmiş olabileceğini düşünsek bile kimseden ses çıkmazdı. Bittiğinin işareti de babamdaydı, soktuğu gibi çıkarırdı hikayeden.
Sonra çok az kullanmasına rağmen nasıl unutmadığını bi türlü anlamadığım bi sürü özdeyişler, atasözleri çıkarırdı arada

Babam bunları hala yapıyor, iyi ki de yapıyor. Öyle nedenli nedensiz koşarken arada durup babamın anlattıklarının peşine takılmak, daha fazla gün görmemişlerden çıkarsın diye gözünün içine bakmak, gönlünü hoş tutmaya çalışmak...iyi geliyor.
Yakın bir zamanda konuşulası, dinlenesi bi çay sofrasında anlattı babam. Bu kez başından geçenlerden, '92 erzincan depreminden. Anlattı, anlattı, anlattı; üzüldük biz. Deprem olur olmaz bizde bişey olmadığını gören babam bizi güvenli bi yere yerleştirip kardeşlerinin, onların ailelerinin durumlarını öğrenmek üzere şehir merkezine geçer. Koşan insanların arasına karışır. Amcamların evine yakın bi yerlerde tanıdık birini görür ve sorar:
-Keder?
-Çok şükür, keder yok.
Babam o gece ziyaret ettiği bütün akrabalarına, dostlarına aynı şekilde sorar. Bu soru bu olayı anlatmamın tek nedenidir. Soru nazarımda naif, ürkek ve de çaresizdir. O akşam bu soruyla havadaki keder paylaşılmıştır.

Dedemin de hikayeleri vardır: uydurma...Artık saçma gelse de vaktinde içinde kuzu olduğuna inandırıldığım 'dede göbeğinin' kıyısında, ağzının içine baka baka dinlediğim hikayeler. Eh olacak o kadar...:)


Bi de geçmişte tamamlamadığım yazılarımı kontrol ederken aşağıdaki yazıyı fark ettim. 16.07.2011 de eksik bırakmışım. Doğru, burası da köşe başı... Ben her korktuğum da köşe başlarında durup dönemeçlerin ötesine bakıyorum anlaşılan.
Eski bişeyler izlemek istedim bu aralar. Eski türk filmlerinden izledim, Türkan Şoray'lı filmlerden mesela, sonra gülen gözler, neşeli günler, yalancı yarim, mavi boncuk vesaire vesaire...Başka bi tat işte, portakallı oralet, çaya banılan kaymaklı bisküvi, koca bardak süte atılan bi çay kaşığı kandırmalık kahve, çekirdek(en siyahından). Sonra kardeşimle karın ağrıyana kadar gülüşümüz, annemin ağlamaklı sahnelerdeki hüznü, babamın çaktırmadan izlerken yorgunluktan uyuyakalması...Sıkıntıdan yaptım gibi geldi başta, ama şu vakti değerlendirmek için kırk yol sayabilecekken kendime en faydasızlarını niye seçtim anlamadım başta. Yazarken farkettim, köşe başı burası.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder