17 Aralık 2012 Pazartesi

dalgınlık anlarına mı denk geldi bilmiyorum ama, radioparadise' ı açık unutmuşlar.. :)
nasıl bi keyif çalışırken burayı dinlemek, ben bunları yazarken Andrew Bird-Desperation Breeds diye bi şeyin çalması, havada yağmurla birlikte bir de umut olması.. nasıl da keyifli, nasıl da tehlikeli şeyler var tepemde gezen...

4 Aralık 2012 Salı

Bi mesai arasından...

nasıl özledim aslında buraya yazı yazmayı... daha doğrusu bi yerlere bişeyler yazmayı; iç dökmeyi, iç çekmeyi, tahlil etmeyi, tahlil olmayı... :)
sanki yine bi vakit geldi... yine denemek için yeni bi vakit. biraz can yakıcı, sıkıcı, üzücü bi durum olsa da alışkanlıklarından vazgeçme, bi adım atmak gerek yine galiba. işten ayrılmaya karar verdim. arkasından ya yeni bir iş yahut hevesim dürtüklediği bir avrupa gezisi gelicek. bikaç ay daha beklemek gerek şimdilik...

neyse.. aslında iyi ve kötünün harmanıydı bu zamanlar.. bu zamanlarda iyisi diyebileceğim şeyler yaptım. isten çıkara çıkmaz bi filme yetiştim, tıpkı öğrenciliğimde olduğu gibi geniş adımlarla. beyoğlu nda küçük bir sinema salonunun ekranın en rahat görebileceğim orta noktasını hesapladım ve yeniden hayale daldım... 'azrail i beklerken' filmdeki adam yatağının başucunda ona baktım. sevdiceğinin peşinden koşarken bi adım arkasında konuşlandım. ciğerine çektiği sigara dumanını dışarı verirken kapalı mekan yasağını çiğneyip burnuma gelenden nasiplendim :) türk filmleri gibi bitirdikleri sonunu izlerken, çocukluğumun hatrına eyvallah çekip sorgulamadan fazla hatırlanacak sahnelerime ekledim. 

bir de bir çift ses vardı, dedikleri dili anlamadığım. araya vasıta koymadan dinledim, tavana değdikten sonra sesleri, kulağıma geldi. iyisiydi bunlar son vakitlerimin..

neyse, mesai başlamadan evvel bir zor karar bir de iyi zamanlar bırakmış olayım şimdilik. ne kötüsünü tek başına yazabiliyorum buraya, ne de iyisini... karma bi hayat bu; hem karılarak ve dahi kavrularak yaşıyorum... bi de bu aralar sık sık sabrediyorum...

23 Ekim 2012 Salı

Mental Dünya Burası

böyle yaz.. böyle yazı mı olur...

bunu dinliyorum şimdi... içerim hallerini gidermek için başka şeyler dinlemem gerek ama canımın istediğini yapıyorum ben ve de evet canımı yakmak istiyorum. 
kimseye kızamamak tam olarak... net olan şey bu sanırım, yapamadığım şey bu. ne kötü tam olarak kötü ne iyi tam olarak iyi.. sentez evrenin antitez olmaya çalışan durumları karşımda, ben farkındalıkla canımı yakmaktayım. 

biz içimiz yeşilini hatırlasın diye eskiyi kurcalarız arada; eski sahneler, eski kitaplar, onların mimli cümleleri, eski şarkılar... eskiyi aradı diye gözlerim okul sonrası, test arası vakitte yahut üniversitede yurt odası, kantin köşesi bi yerde izlediğim çemberimde gül oya sahnelerine baktık bi heves. üstüne uzuuun uzun yazmak isteği olsa da hep içim de bugün sepyaya çalan sarısına sığınmak istiyorum sadece. tek kelime çıkarmak istemiyor ağzım, tek biri bile külfet ağzıma...

ben kedileri sevmem aslında, sanırım korkuyorum bi yerimi tırmalayacaklar diye. bugün istiyorum ki koyayım başımı bir koltuğa, bi kedi başımda olsa, saçlarımı okşasa...

8 Ekim 2012 Pazartesi

barış bıçakçı okuduğum zaman mutlu olabiliyorum artık. yenilerini değilse de eski bikaç şarkıyı koşar adım yürür vaziyette dinlerken ya da. eskiden izlediğim filmlerin mimli sahnelerine dönüp bakarken nefes alabiliyorum, yahut taş döşemelerin üzerinde çıplak ayak yürüdüğümü hayal ettiğim vakit.

güne düşemiyorum artık... düşüp de içinden cevher çekemiyorum yada..
ne yapabilirim diye kafayı patlatacak kadar düşünüyorum da 'zaman' ile yapabileceklerimi terazinin kefelerinde eşitleyemiyorum.

basit cümlelerle tabir etmem gerekirse çok sıkıldım.. devam etmek için birden fazla nedene ihtiyacım var sanırım. bulamazsam küsüp çekilesim var üstelik..

'oynamıyorum ben' diyesim...

24 Eylül 2012 Pazartesi

öyle bişey ki içimdeki; fitilinin ateşi çıkmadı elimden, söndürmek de gelmedi içimden...
içim parça parça, parçalar başka başka... bol noktalı yazmaya başladığımdan beri kafam karışık. çoktan seçmeli hayat sınavında başkasının kağıdından kopya çekmek üzereyken silkeledim gövdemi, lakin yine de karar veremedim.

çok mu fazla film sahnesi dönüyor hayatımda, çok mu kitap cümlesi.. peki teğet geçenler için, tam teğet noktasında sahnelerini hatırladığım, teğet geçişinin sonunda ise filmin başında geçen lafı söylüyor olmam... çok mu fazla?
tamam biraz karıştırmış olabilirim. ama sonuç değişmez; bu gece bu lafa güvenmek istiyorum:

"Boşver.Geçti hepsi."

17 Ağustos 2012 Cuma


13.08.2012 tarihinden;


bir devir, öğlen arasında acele ile yazılmış bikaç cümle ile kapatılabilir. nizamına önem verilmemiş, ne kadar zorlasan da harflerin başka şekilde bir araya gelmeyeceğini bildiğin söz dizleri oluşturulabilir. ürktüğünden yapabilir insan bunu, yahut safi cesaretinden. daha fazla şarkıyı keder ortağı diye mimlemekten, kedilerin sırnaş halleri altındaki mayışık hüzünden, midye dolmasına, şehriye çorbasına tadından fazlası varmış gibi bakan romantik gurme damağından ürkebilir insan... yahut silme cesaretten olabilir, daha başka neler olabilir dürtüsünden.. 'birinin' tekrarına düştüğün noktada sınırına dayandığını bilip yeniden sonsuzun peşine düşmek isteğinden de öyle.

kişisel tarihçemin kıymet verdiğim notlarını düştüğüm bu yerin ilk sayfalarında ona dair de sözler vardı. zira peşimde hep izi vardı. biz bi devri sözsüz kapama isteğindeydik çünkü tam da bu anda kelimelere karşı güvensizdik. sustuk...

susarak devir kapamak hükümsüzmüş galiba... aylar sonra ses istendi, biz ise kapanış için 'söz' verdik...


10 Ağustos 2012 Cuma

istediğim zaman konuşup istediğimde susucam... yapmamı beklediğiniz zamanlarda değil, yapmayı istediğim zamanlarda yapıcam ne yapıcaksam. arada aptal aptal bakıcam suratlarınıza...
evet, aptal aptal...

4 Ağustos 2012 Cumartesi

evde geçen tek bir gün bile dipsiz kuyulardan uzanan ellerin saçlarıma dolanması için yeterli ... böyle zamanlarda fark ederiz ki ağlamak için hep bir nedenimiz olacak. yine böyle zamanlarda, boğazımızı düğümleyen şeyi düşünürken yutağımıza yapışıp kalmış elma kabuğunu fark eder, Havva'dandır deriz...

bi de tavuk- yumurta hesabı bi zincir kafamda akıp duruyor:

insanlar yalnızlar, çünkü çok çalışıyorlar.. insanlar çok çalışıyorlar, çünkü yalnızlar...

birbirinin peşi sıra koştururken bu iki cümleden geriye net iki durum kalıyor: insanlar hem yalnızlar hem çok çalışıyorlar...

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Bİ VAKİT...

telefonumun zamanı 5' i gösterdiği vakit, önceki günden kalan alarm öttü benim vaktimi sormadan... vaktim cumartesi sabahıydı halbuki; mesaisiz, tatil günüm üstelik. vücudum böylesi bi sesle, sabahın bu vaktinde uyandırılmışlığa karşı beklenen tepkisini gösterdi; açmakta zorlandığım gözlerim, sürüdüğüm ayaklarımla 'kimbilir nerde' ki telefonumu aradı. 'uyandım' yalan komutunu verip, bi gün sonra tekrar muhtaç olacağımı bildiğim aleti sadık bi köpek gibi kenar bi yere koymak niyetindeydi. 

lakin ben ve vücudum ayrı yaratıklardık bu sabahın bu vaktinde. 

bu sabah, bişeylerin altından arasından boğuk fakat hala nahoş çalan telefon alarmını duyunca, günü ve vakti idrak eden aklım ve içim sevindi. aklım bu saatte uyanık olan bi ben olayım diye gecesinde nereye koyduğunu düşündü ötüp duran sevgili aletini. buldu, kandırdı ve masanın yastığımı görmeyen uzak ucuna bıraktı. aslında bunları yapan vücudumdu. perdeye uzandım, aralıktan günün bu vaktinin rengine baktım evvela, sonra camı açtım. perdeyi biraz sağ baştan biraz sol baştan araladım, perdeyi ortaya bi yere topladım. yatağın hangi ucuna geçeceğime kara veremediğimden yapmıştım bunu, hangi ucundan izlemek istediğimi bilemediğimden. kararımı verdiğim ucunda ay hala batmamıştı. gecesinde dinlerken uyuyakaldığım yeni türkü nün bi şarkısı vardı göğün ve günün bu vaktinde. 'akasya kokulu sabahlar' ı dinlerken, evet, içime çektiğim akasya kokulu bi hava yoktu ortalıkta. lakin üçüncü tekrardan sonra uykuya salan, haftanın diğer günlerinde, telefonumun bu saatinde olmayan serince bişeyler vardı.

dışarımla içerimin harbi sonucu; bi vakit biri galip, bi vakit diğeri. en sonunda ortada bi sessizlik, hafiften serinlik..

16 Haziran 2012 Cumartesi

şehrin yedi tepesinden deniz görenlerden birinde olmak iyi olabilirdi şimdi... nefes alabilir, inanabilir, düşleyebilirdik. lakin değiliz..


10 Haziran 2012 Pazar

'vakitlice' bi insan olamadım galiba... doğal bi sıralamaya tabi olan şeylerin vakitlerini, iki fikir ve söz dizisine bir bükük dudak ve tek omuz kaldırma hareketi ile bilinmez vakit öteye ittim. 'vaktinde' kim ne anlattıysa, kimin hayatıyla karıştırdıysam kendiminkini; yaşanmış, görülmüş saydım vakti geleni.. yoğun bi pişmanlık ve de kızgınlık duygularıyla yazmıyorum bunları. zira çoğunun ardından devasa geniş adımlarla yetiştim gecikmiş olsam da. güneşli ve nispeten rahat bi günde küçük bi tahlil niteliğinde asıyorum buraya. çünkü...

bir gözlem vaktinin daha sonuna geldik, içimdeki tüm kişiliklerle birlikte.. ilk etaptı bu ve sonunda etrafımızdaki insanlar hakkında yeterince gözlemimiz, hissiyatımız, merhametimiz ve gaddarlığımız var artık. kelimelerimiz sertlikten daha az korkuyor artık, zira kelimeler cesaret kazanmadıkça sonraki etaplara geçmek pek mümkün olmuyor burada. kabarıp karşıma dikilmiş merakımı kışkışlamak, ilk tahlil sonuçlarıyla genel geçer bilgiler yaratmak niyetinde değilim. bi sonraki etaptayız artık.. ilk yazan ben olmayacağım, herkes bişeyler bırakacak buraya, kaç etap sonra olur bilmem ama ihtiyaç kalırsa derleyecek lafları söylerim ben de.. nefesim yeterse...

17 Mayıs 2012 Perşembe

bu aralar iki güzel albüm girdi koşturmaca ve kaybolmacalarım arasına. sindire sindire dinlemeye çalışıyorum. en güzel şarkıları üsküdar da otobüsten inip metrobüse binerken (ya da tersi) yürüdüğüm o kısa yola saklıyorum. yeşil ve düz yolda ayaklarım istediği kadar sert- yumuşak basabilir, istediği gibi yaylanıp geri konabilir hatta marifeti ölçüsünde kimseye çaktırmadan dans girişi sayılabilecek bikaç ileri-geri hareketleri yapabilir :) arcade fire-neon bible ve shearwater-rook...

no cars go mesela... ne araba, ne uçak.. gider. biz biliriz, sizi de bekleriz kıvamında. zaten o taşıtların hiçbirine ihtiyaç duymayız.. Ikarus kanatlarımız var bizim, bi de o taşıtları yaparken kullandığımız kanatlarımızın eritmesine izin vermeyecek aklımız.. bikaç cümleyle başka bi aleme..

neyse..

çok çalışan insanlar var burda. hatta nerdeyse sadece çalışan insanlar. içlerinden bazıları sadece soruldukça konuşuyor, sadece zorunda kaldıkça.. ama bi sınırları var.. aştıkları anda onlar da insan, konuşmaya gülmeye istekli hem de. çalışmaktan başka şeyler de var yakışan..


bugünlük son..


9 Mayıs 2012 Çarşamba

Geçen gün Nar'ı izledim. konuya biraz bodoslama daldım galiba ama belki de böylesi daha iyi; laap diye dalmak gerek lafa.
evet, işte izledim. epeydir film izlemeyen bünyemin çektiği açlık karşısında filmin içine içine dalarım diyordum, kıyıdan kıyıdan yüzdüm. öncelikle dört duvar arasında üstelik bikaç saatlik zaman dilimini bi hayat kesidi olarak göstermek meşakatli işmiş gibi gelir bana. objeler kıymete biner; neyin nerde durduğu, durduğu yere odanın hangi köşesinden baktığımız, kim için, hangi lafa, duruma binaen oraya konduğu ayrı bi ehemmiyetle gelir. 'ara' ile 'nar' ı göz önüne alacak olursam ikisinde de, özellikle ara da hakkını vererek yaptığına inanırım.

nar'da, filmin daha başında; evine gelen tanımadığı, bakışları ve tavırları ve de sevgilisine dair soruları nedeniyle karşısında meraklı, telaşlı biraz da sabırsız oturan kadının tepesinde bi resim: bi yanda karikatür misali konuşma balonu gibi duran, diğer taraftan az sonra yere düşüp dağılacak taneleri barındıran, gözümde nar temsili olan şekiller. kapıcının geçmişinden ses veren cinlerden sonra kapatıldığı ayakkabı odasında yaktığı ışık ve hatırladığı yıkık ev. yatak başlığının hemen üzerindeki iki kadın konulu resim..

ve tam burda ara veriyorum:) akşam, belki yarın devam ederim. malum iş saati.. bu arada izlediklerimiz dinlediklerimiz gördüklerimiz geçerken bi yerinden tutup kulağından asmak lazım bi yerlere.. ondan biraz da yazmaya karar verdim sıkça. geriye dönüp okundukça başka bi tat bırakıyorlar, onu farkettim. sevgiliye yazılmış olur, arkadaşa elektronik mektup olur, fotoğraflara bakılıp uydurulmuş hikayeler olur...dönüp okundukça o gün güzel olur:)

3 Nisan 2012 Salı

sizin hiç babanız öldü mü? benim bi kere öldü, kör oldum...

19 Mart 2012 Pazartesi

bahar geldi... evet geldi.. bu yazı ise yemekten henüz dönmüş, yanından geçen insanlara sayfanın adını göstermemek için acele ve sıkıntıyla sık sık alt-tab yapan, öbür taraftan kendince kardığı bi müzik dosyasının 'Gogol Bordello - Through the Roof and the Ground' kısmına geldiğinden hafiften bi neşelenen tarafımca yazılmaktadır. bu arada şarkı çalarken, ses çıkarmadan ağzımdan mırıldanma kısmını da eksik etmiyorum..:)
insanalr gelmeye başladı ağırdan, bana gitmek vakti .. düzensiz, eğri büğrü yazımın nedeni... sahi geçer mi nedeni??

3 Ocak 2012 Salı

hızlı ve geniş adımlıyorum yolları, çokça basamak çıkıyorum, bi vasıtadan inip bi başkasına biniyorum, otobüste  bi kitabın kapağını açabilecek kadar yerim varsa kitap okuyorum, otobüste ne şekilde olursam olayım müzik dinliyorum, işyerinde nizami kuralları sergileyip beklenenleri yerine getirmeye çalışıyorum, arada bir insanların yüzüne bakıyorum, gün bitince sabah geçtiğim yolları gerisin geri dönüyorum, bazen 'yol yetmediği! için bi öncesi durağa yürüyorum, eve geliyorum, yemekten sonra boynumla yorgunluğumu tartıyorum, irice bi ağırlık seziyorum.
bi de içimde bişeyler var; açıkta durursa yolumu tıkayacağından, kenara konursa kaybolup gideceğinden korktuğum; mumyalayıp sabah akşam yüzümü yüzüne dönmek istediğim bişeyler.

mutlu muyum? mutsuz değilim... belli ki hala umutluyum...