29 Haziran 2011 Çarşamba

ilkokulda okuduğumuz şu resimli kitaplar geldi aklıma, üstelik yine okuyasım, resimlerine bakasım var :) cümle mahlukatın dile geldiği kitaplar. ağaç kovuğunda, mantar gövdesinde, toprak dibinde hepsi kendince konforlu evler.. şehre misafir tarla fareleri, keşfi diyar eyleyen 2. kuşak şirinler, çiçekten çiçeğe uçan ve kendi ot ormanlı dünyasından bi büyüğü olana gide gele öğrenen, eğlenen arılar,  türlü formatlarda sunulan çizmeli kediler, köstekli saatli tavşanlar, kurbağalar, kaplumbağalar, karıncalar... gelseler de sohbet etsek biraz, hasretleşsek. özledim galiba çokça...

niye yazdım bunları, nerden geldi bu istek? ne biliym, ben erteledikçe sağımdan solumdan dürten işlerden kaçmak için olabilir, gördüğüm dünyanın renkleri gittikçe griye boyandığı için olabilir, napıcam ben şimdi diye koca bi hayatı değiştirmek meselesi karşısındaki aczimi, isteksizliğimi kovmak için de olabilir. evet, hepsi birden olabilir. ağustos böceğine karşın karıncanın hileli galibiyetini sağlamam ve hepsinden önce benim de bu galibiyete inanmam gerek galiba...
"ben çalışmaya çoktan yüz çevirdim...çünkü o zaman insanın günleri hep dert, emeği keder oluyor, geceleri bile yüreği rahat etmiyor. "
kosmos filminde battal ın çalışmakla ilgili dediklerinin hepsini benimsemesem de bu kısım ağustos böceğine hayranlık sebebimin cevaplarından biri, ama sadece biri...

15 Haziran 2011 Çarşamba

aslında bu şarkıyı epeydir dinlemiyodum, ama burda olmasa noksan olurdu sayfa.
bu aralar takıntılı olarak bowerbirds çalıyo bilgisayarımda. gruptan bahsederken şu özelliği şöyle iyi, şu tarafı şu kadar farklı diyemiyorum, ama bazı şarkıları garip bi şekilde, nasıl deseeem? damarımdan geçiyo. hah:)) biraz arabesk oldu ama öyle. severim ben bu lafı, inanırım üstelik: güzel bi şarkı insanın damarından geçer, göğsünü zorlar, boğazını yırtar... en yumuşak melodisi bile bunu yapar, yeter ki güzel olsun dinleyenin kulağında.

bazen kavilli sevdalıyız müzikle, bazen kanlı bıçaklı...kendimi çokça kaptırdım bi ara, gerçi hala uzağında sayılamam ya yoğunluktan yeni şeyler bulup çıkarma kısmı biraz geriledi bu aralar. sabah başlar temasımız, kahvaltıyla birlikte. sonrasında evden çıkar çıkmaz kulaklıklar kulağıma, sıkıldığımda derste, sonra yine yolda, gittiğim yerde çalan müzikte, en son gece yatarken yine kulağımda. ben insanlarla konuşurken de çalsa ya diye düşünürüm bazen, hayatın ritmine uysa, ağırdan aksa diye. çok abarttım bi ara, çook.. sonra kulaklarımı kaybedersem diye çocukça bi korkuya kapıldım, gerçi çocukça olduğunu söyleyip geçmek de biraz öyle ya neyse..
bazı şarkıları bazı yerlere, vakitlere gömdüm o yüzden. mesela oi va voi nin gömülü olduğu yerler var. aşağıdaki şarkının keza öyle. saymıycam, çok uzar şimdi.
exils filmi gelir aklıma müzikten bahsedince. adını hatırlamadığım oyuncu, müziğin kendisinin tanrısı olduğunu söylemişti. cesurca, doğrudan, kesin, kendini bilen bi tanım. bi de müziğin kudretinin farkında. hatırlayınca hayali bi kahraman da olsa söyleyen, söylenmiş olması gülümseten bi tanım.

bu arada unutmaya çalışıyorum ama iki gün sonra iş için görüşmeye gidiyorum, ilk. . hücrelerim derimi enine boyuna genişletmeyi bıraksa da büyüme kavramı niye peşimi bırakmıyo.
ben napıyorumm :(

14 Haziran 2011 Salı

okulun giriş kapısıyla birlikte başlayan demir parmaklıkla çevrilmiş büyüükçe bi bahçe var. bahçenin hemen başladığı yerde yine parmaklıkların içinde bi aslan heykeli; oturmuş,pençelerini öne doğru uzatmış,sert bakışlı bi heykel. etrafı, mevsimine göre, ya çimen kaplı, uzunlu kısalı otlarla ya da sarı yapraklarla çevrili. arada uzun, çalıya benzer sert otlar da biter sağında solunda. etrafı hep değişken, aslan hep yerinde...okula girerken aslanla başlar bahçe, türünü bilmediğim uzun ağaçlar, üstelik bi bahçe için fazla sık dikilmişler. aydınlıksa etrafın, küçük patikalar görünür, ama insan ayağı sürtmemiş gibi o patikalardan; toprak, ot, yaprak kapasa da üstünü, nizami çizgilerle kurulu patikalar bunlar.
hızını kesmeden yürümeli bu bahçenin kıyısından; başın gövdene 90 derece, gövden gideceğin yere dönük başın bahçeye gömülü, düşücem diye korkup çevirmeden geçmeli kıyısından. çok değil bikaç saniyeye bahçe ormana evriliverir. gündüzse gezmelerdesin, ormana gelmişsin. anlık, sepetsiz pikniktesin.
geceyse bi başka, ağaçların arkasını sen dolduruyosun; insan, yaratık..sana kalmış. korkulucak gibi değil ama, el vermişsin de canlanmış, üflemişsin de hayat bulmuş gibi, yaratmışsın gibi yani. senden olanı izliyomuşsun gibi.
gündüzse rehavetine bırak kendini, patikaların sırrını çözmeye çalış. sorma ama kimseye, sen bul...
geceyse gördüğünü anlat, duyduğunu falan, ne varsa dinler. izlediğin filmi anlat, filmle birlikte içine oturanları. karanlık ne de olmazsa, derin orman ne de olmazsa, dinler, yazık ki sadece dinler. çıkarken aslana söyle dediklerine sahip çıksın.

bahçe boyu yokuşun inişini-çıkışını başkalaştırmak için kurmuş olabilirim bu ormanı. ya da çocukluğumdan bu vakte izlediğim fantastik filmlerin etkisi de olabilir. bilemiyorum. fakat,  gündüzleri içime çekiyorum gerçekliğini, geceleri içine üflüyorum zihnimdekileri. orman bile olmayan sık ağaçlıklı bi bahçede, bi yok oluyorum, bi çok oluyorum... oyun oynuyorumm...

13 Haziran 2011 Pazartesi

11 Haziran 2011 Cumartesi

kepimi de attım, 6 gün önceydi ama şimdi yazasım geldi. garip bi gündü; kötü desem değil, iyi desem muhtemel o da değil. kendim istediğimden mi öyle olması gerektiğinden mi net değil ama güzel bi gün olsun istedim. sarkan, dökülen her bir parçasını topladım o yüzden, gerisin geri mandalladım; beceremediklerimi tükürükle yapıştırdım; hangi direği, kemiği, vidası eksik bilemediğim gecenin eksiğini tamamlayayım diye uğraştım.
çabaladım.

daha önceden hiç stadyumda maç izlememiştim, daha bunu yapmadan sahaya inip oynadım. koca sahaya düştüğüm vakit şaşırdım, kim, neye, niye inanıyo? tribünlere değdirdim elimi; yettim, yetiştirdim dediler. sahada gezdirdim öteki elimi; büyüdüm, tamım dediler. tribünün geçmişini aldım da sahanın geleceğini tahmin edeyim diye, gördüğümden düşen yüzümü kaldırmak için fikri öteledim. 'mezuniyet değil teslimiyet töreni bu' dedi kafamdaki, kovdum. şu kadar saat çalışacaksın, şu kadarcık tatil, ne yapmak istiyodun nereye gidiyosun soruları dolu misali ani ve sert düştüler kafama. durun dedim, kulaklarımı tıkadım, az biraz durun dedim, dinlemediler. yüzüm de düştü omuzlarımda.
bu kadar kalabalık, üstüne yalnızlık. hastanelerin karınca gibi insan kaynadığı zamanlardan birinde annemi kaybetmiştim o kalabalık koridorlarda. nasıl büyümüştü kalabalık, ummanlaşmıştı. o vakitlerdeki gibiydim, bulsam da annemi öylece yanında otursam dedim. ama şu da var ki; yüzeyden uzaklaştığımda vurgun yemeden çıkmıyorum su yüzüne. artık sonrası kadar vurgunu da seviyorum.

ne kepime ne cübbeme yükledim o yılların anlamını, hayatıma yedirdim neyi var neyi yoksa, ne gördüm ne yaptıysam. noksanı arkada boynu bükük kalsa da ben ölmedim daha.
normal bi yazı biter gibi bitiremiycem bu yazıyı. zira geçen yılların, yüzlerin, olan bitenin, sürüp gidenin yazısıymış gibi görünse de ne bu yazı o kadar kudretli, ne de ben böyle bi yazı yazmaya istekliyim. çünkü her yazıya bi son gerek, ama ben kahin değilim ki bitmeyen bi şeyin sonunu yazayım...