17 Kasım 2011 Perşembe

ne çok yazmak istiyorum bugün aslında. ne çok koştum, ne çok gördüm, ne çok anlatmak istiyorum öyle..
yazık ki vakit yok. garip, olmamasına o kadar da üzülmüyorum. erkenden uyumam gerek. zira;

bugün tam 1 hafta oldu...ben işe başladım.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Belki de bi önceki yazımda söylediğim söz işe yarıyordur.

Bundan 5-6 sene öncesinde ilk kez tren yolculuğuna çıktığımda duyduğum bişey geldi aklıma. Trende çaprazımızda oturan bi aile vardı; anne-baba ve iki küçük çocuğu. Trenin başlarda ilginç gözüken neyi varsa vakit geçtikçe cazibelerini yitiriyorlar, çocuklar da haliyle sıkılmaya başlıyorlardı. İki küçük kardeş kısa süren tren keşfinden sonra; doğaldır ki uyduruk oyunlar oynamaya, oyunların sonunda mızıkçılıklar, kavgalar etmeye en sonunda da sızlanmaya başladılar. Babası çocuklarının sınırı aşmaya başladığına kanaat getirdiği vakit gözlerini iri iri açıp bikaç kelime söyledi: " Akıllı durun, bak sizi kokora veririm haaa!!". Sesler kesildi.
Kokor?? Babanın sihirli, çocukların kabus sözcüğü anlaşılan. zırıl zırıl ağladıkları anda bile bıçak gibi kesebildi seslerini. O gün bilsem önceki yazımda söylediğim lafı, babalarına karşı söylemelerini isterdim, kokora karşı yani. Ya da uydurma başka bi lafla...Öyle aklıma geliverdi işte.

Dün epey yürüdüm. pazar günü için kör sayılabilecek saatlerde, üstelik balat, unkapanı, eminönü civarlarında. Ben aceleyle gideceğim adresi ararken "peşim sıra kara şovalyeler kovalıyorlar, eski binaların içine gizlenmiş kurtlar beni izliyor, afallama anımı kolluyorlardı. Ben aslında bi labirentin içine düşmüştüm, girdiğim sokaklar ya çıkmaz olanlara ya da geldiğimin aynısına benzeyen sokaklara açılıyordu. şaştım, ürktüm ama belli etmedim, koştum, koştum, az gittim uz gittim sonunda buldum." demiycem tabi :) Saat, mekan ve cinsiyet üçgeninden değerlendirince saydığım bu fantastik film karelerinin eşiti olarak genel tanımlar literatüründen tehlike tanımı çıkıyor karşıma. Daha doğrusu olası tehlike. Doğrudur, vardır böyle bir şey. Beraberinde açlık ve öfke de getirir ama. Şöyle ki ara sokaklarda yürüyebilmek, kalabalıklar içinde istediğin kadar gezdiğin yerlerin bi de insansız hallerini görmek, karanlıkta karşıdan gelen insanı korkuyla değil de merakla tahminlemek, resmetmek vesaire vesaire. Tehlikeli etiketini almışlara duyulan arzu. Yasak elma merakı mı acaba, böylesi bi açlık mı ya da cinsiyetinin harcı değil diyene meydan okuma isteği mi, 'kork emi' diyene gizliden nanik çekme isteği ya da. Sonuçta elmaya acıkma, korkutmaya karşı öfkelenme hesabı.
'Dip' lerin ganimetleri bunlar; böylesi durumlara aldırmama, en fazla ölürüm fikri peşimde olan... en fazla?

Sahi niye yazdım bunları? Bilmem. Boşluğa sesleniyorum ya, yazmazsam DOLMAZ.






25 Ekim 2011 Salı

23 Ekim 2011 Pazar


21.10.2011 tarihinde yazıldı...

Plazaların arasında, üstümden yanımdan arabalar, altımdan metrolar geçerken ağlamaktan korkmadım. Gözümün yaşı utanacak yanımın değil öfkemin göstergesidir çünkü.  Dibimdeki binalarda kocaman kararlar alınıyor, az evvel o kararları alıp bir parkur üste geçebilmek için çaba gösterenler şimdi bi uzanımlık mesafemden yürüyorlar. Bugün onların hiç birine bakarken kızmadım, ağırdan anlamaya başlıyorum çünkü. Sağlamaya çalıştıkları prestijler ne demek, neden ilgili ilgisiz bütün bilmem ne gecelerine, bilmem ne toplantılarına bu kadar istekle katılıyorlar, niye böyle sıkıntılı kıyafetler giyip rahatsız şekillerde yürüyorlar, neden ilgilerini bile çekmeyen konulara dair üstünkörü de olsa bişeyler söylemeye çabalıyorlar ya da neden metropolün göbeğinde kocaman jiplere biniyorlar. ‘Hepsi için üzülüyorum, zira onlar aslında buna mecbur’ diyemiyorum maalesef. Buradan bakınca seçemiyorum ama bana öyle geliyor ki kimileri kurban kimileri cellat bu insanlar arasında. Yine buradan bakınca öyle geliyor ki kurbanlar azınlıkta ve çoğunluğa katılmak gerektiğini düşündüklerinden hızla taraf değiştiriyorlar.

Ben bugün üzüldüm. Kızdım bi de kendime, yolumu uzattım çokça yürüdüm, ‘arcade fire’ vardı kulağımda, funeral diye bağırıyordu. Uygundu. Ben lisedeyken üniversiteye girene kadar çekilecek acılara, sıkıntılara karşı gösterilecek çabaların kutsallığına dair onlarca özlü söz söylediler, dershaneler birbirleriyle yarıştılar, dergiler yayınlayıp içlerine bastılar bu lafları. Ben üniversiteye girdiğimde başta kurtulamadım etkisinden bu sözlerin, verdiği gazla iyi dönemler de geçirdim. Sonra birden bire bıraktım, yani onların iyisi olmak için uğraşmaktan vazgeçtim. Benden yazdırdığı notu harfiyen sınavda yazmamı isteyen, tek bir yorumumu dahi kabul etmeyen hocalara küstüm, çünkü bence böyle değildi mühendis olmak. Oradan sonra ipler koptu zaten, ortalama notlarla geçen, derslere katılan fakat ekstra projeler üretmeye hevesi kalmamış, niye bu meslekte olduğunu sorgulamaya devam eden biri oldum. Bugün bunları düşünüp kızdım kendime. Niye gerçek dünyayı hesaplarına katmıyorsun diye, niye birine bu kadar çok aşık oluyorsun üstelik olunmaması gereken birine diye, niye bu kadar çok müzik dinliyorsun yada film izliyorsun, niye yazıyorsun diye, ya da bu zamana kadar niye bu insanları eleştirdin onlarla çalışmak zorunda olduğunu bile bile, neyine güvendin bunları yaparken dedim, öfkelendim kendime. Bi yandan da başka türlü olmayacağını düşündüm, hala müzik dinliyordum.
Sonra geçmiş üzerinde değişikliğin mümkün olmadığı genel bilgisini kullanarak, sadece hakkında bişeyler karalayabileceğimin farkındalığıyla sonrasını düşünmeye başladım. Hızlı planlar; girilecek dil sınavları, yurtdışına çıkışın zorlanması, yüksek lisans bahar dönemi başvuruları, kpss, kurs seçenekleri, eş dost akraba yoklaması gibi. Buradan sonra gözü kapalı hareket etmek, daha doğrusu gözünü kendine çevirmemek, özellikle eş dost yoklaması kısmında.

Bu arada ben bi ay kadar önce bi iş görüşmesine daha gittim. Proje sorumlusu, orta yaşlı, sevimli bi kadındı benimle görüşen kişi. Biraz beklemek zorunda kaldım, işlerinin çok olduğunu söyledi. Sonra görüşme başladı, kendime dair bikaç soru, okul eğitim bilgileri gibi. İlgilendiğim alanlardan bahsetmemi istedi, kitap okuyup okumadığımı, takip ettiğim aktivitelerin olup olmadığı. Şimdi bakınca hala şaşırıyorum ama biraz fazla rahat davrandım galiba. Öyle bi hale geldim ki kadınla sohbete gelmişim gibi hissettim, arada espriler falan. Kadın bana kitap okuma alışkanlığımdan bahsetmemi, en son okuduğum kitapları sordu. Barış bıçakçı-bizim büyük çaresizliğimiz’i okumuştum en son, öncesinde Ayfer tunç-evvel otel vardı. Son kitabı anlatmamı istedi, fark ettiğimde anlatmaya kendimi kaptırmıştım bile, sonraki kitaba geçmedik iyi ki. Tabi bu pek iyi bişey değil işveren için, yoğun çalışma koşulları altında çalışıyoruz, sanat zaman ister, zaman ayırabilecek misiniz sorusu arkadan patladı. Ben sevimli görünüşlü kadın karşısında sohbet haline bürünmüş ortamı ne kadar toplamaya çalışsam da pek bişeye yaramadı çabalarım, çok da kasmadım ben de. Bittiğinde napalım yani diyordum kendime, kadın maskeyle gelmiş, kurumsal kimlik altta kalmış, olamaz mı yani? Pozisyonun durumu hala netleşmemiş ama benim pek ümidim yok.

Bunları buraya yazıyorum. Niye tam olarak cevap veremiyorum ama burada dursunlar istiyorum. Sonunda gözümde dünya nasıl bi yer olur, ben dünya üzerinde nasıl bi insan olurum anlamak için referans noktası gerek. Buraya düştüğüm notlarla cevap arıyorum. Ha bi de ‘baş’ ve ‘son’ konularında ciddi problemlerim var, hala düşünüyorum.

13 Ekim 2011 Perşembe

Babamın her daim anlatacak bişeyleri vardır, her duruma ekleyecek bi hikayesi, kıssadan hissesi yahut en kestirmeden atasözü, özdeyişi. Hikayelerin, efsanelerin çoğu misafir ağırladığımızda ya da misafir olduğumuzda, sohbet babamın damağına yayılıp tadını bıraktığında dökülürdü. Babam sadece anlatmaz yeniden yaşardı anlattıklarını, hiç yaşamadıklarından anlatığında bile. Bıyıklarının altındaki ağzına, kaşlarının altındaki gözlerine bakardım o anlattığı vakit. Bazen aralarda öyle derin nefesler alırdı ki hikaye bitti gibi gelirdi dinleyene, lakin bitmiş olabileceğini düşünsek bile kimseden ses çıkmazdı. Bittiğinin işareti de babamdaydı, soktuğu gibi çıkarırdı hikayeden.
Sonra çok az kullanmasına rağmen nasıl unutmadığını bi türlü anlamadığım bi sürü özdeyişler, atasözleri çıkarırdı arada

Babam bunları hala yapıyor, iyi ki de yapıyor. Öyle nedenli nedensiz koşarken arada durup babamın anlattıklarının peşine takılmak, daha fazla gün görmemişlerden çıkarsın diye gözünün içine bakmak, gönlünü hoş tutmaya çalışmak...iyi geliyor.
Yakın bir zamanda konuşulası, dinlenesi bi çay sofrasında anlattı babam. Bu kez başından geçenlerden, '92 erzincan depreminden. Anlattı, anlattı, anlattı; üzüldük biz. Deprem olur olmaz bizde bişey olmadığını gören babam bizi güvenli bi yere yerleştirip kardeşlerinin, onların ailelerinin durumlarını öğrenmek üzere şehir merkezine geçer. Koşan insanların arasına karışır. Amcamların evine yakın bi yerlerde tanıdık birini görür ve sorar:
-Keder?
-Çok şükür, keder yok.
Babam o gece ziyaret ettiği bütün akrabalarına, dostlarına aynı şekilde sorar. Bu soru bu olayı anlatmamın tek nedenidir. Soru nazarımda naif, ürkek ve de çaresizdir. O akşam bu soruyla havadaki keder paylaşılmıştır.

Dedemin de hikayeleri vardır: uydurma...Artık saçma gelse de vaktinde içinde kuzu olduğuna inandırıldığım 'dede göbeğinin' kıyısında, ağzının içine baka baka dinlediğim hikayeler. Eh olacak o kadar...:)


Bi de geçmişte tamamlamadığım yazılarımı kontrol ederken aşağıdaki yazıyı fark ettim. 16.07.2011 de eksik bırakmışım. Doğru, burası da köşe başı... Ben her korktuğum da köşe başlarında durup dönemeçlerin ötesine bakıyorum anlaşılan.
Eski bişeyler izlemek istedim bu aralar. Eski türk filmlerinden izledim, Türkan Şoray'lı filmlerden mesela, sonra gülen gözler, neşeli günler, yalancı yarim, mavi boncuk vesaire vesaire...Başka bi tat işte, portakallı oralet, çaya banılan kaymaklı bisküvi, koca bardak süte atılan bi çay kaşığı kandırmalık kahve, çekirdek(en siyahından). Sonra kardeşimle karın ağrıyana kadar gülüşümüz, annemin ağlamaklı sahnelerdeki hüznü, babamın çaktırmadan izlerken yorgunluktan uyuyakalması...Sıkıntıdan yaptım gibi geldi başta, ama şu vakti değerlendirmek için kırk yol sayabilecekken kendime en faydasızlarını niye seçtim anlamadım başta. Yazarken farkettim, köşe başı burası.




2 Ekim 2011 Pazar

YOKSA CEVAP BURALARDA Bİ YERLERDE Mİ?



İşsizliği de anlıyorum artık… Aklımla kavramaya çalışıp, mantıki değerlendirmeler getirmenin ötesinde hissediyorum. Bıçak kemik ilişkisini ensemde hissettim onun sayesinde. İnsan işsizliğinden niye utanır sorusunun cevabını akıl yürütmenin ötesinde kanımda hissettim. Bunu yazıyorum, çünkü benim için gerçek bir utanç değil bu, nahoş bi şeyler hissediyorum ama nedir tam olarak tanımlayamıyorum. Mecburiyetinden mesleğinden başka işler yapan insanları daha iyi tanıyorum artık. Kpss’den mağdur öğretmenleri, işçiden daha fala mesai yapıp esnek esnek çalıştırılan, hak ettiğinden daha azını alan işçiden de daha düşük ücret alabilen mühendisleri, patronunun şerrinden her gün yaka silken işçileri, bu işçilerin iş hastalığı geçirenini, insandan öte sıfatlara büründürülüp çalıştırılanlarını, kıyıda az da olsa paraları olsun diye çırpınanları ve bunların hepsinin birden işsizlerini artık daha iyi anlıyorum.
Sevdiğim bi köşe yazarının, paylaşım sitelerinde çokça paylaşılan, özellikle etrafımdaki gençlere ‘işte bu, ben de bunu yapmaya çalışıyorum, ne de güzel anlatmış!’ dedirten bi yazısını okumuştum öğrenciliğimin son günlerinde. Daha okurken iki taraflı okuduğumu fark ettim: evet güzel yazmış, öyle doğru tespitler yapmış ki bi insanın kişilik evrimi basamaklarında önüne yaklaşık böyle şeyler çıkar ve de buralarda aldığı kararlar sonunda tam olur mu bilinmez ama yanlış kararda eksik kalır. Burada anlattıklarıyla belki kendi yarım bıraktıklarını başkaları yarım bırakmasın diye iyilik etmiştir okuyanına, belki de tahlil sonucu kısmen hafifletmiştir yarım kalan kısmın yükünü yahut öylesine yazmıştır, iyi bir gününde günün daha iyi olmasının mümkün olduğu fikri aklında belirdiğinde hovardalık misali yazmış da olabilir. Keyifle okunur bi yazıdır yani bu taraftan bakınca, hem tahlilinden hem de dilinden…
Öbür tarafım daha okurken çatırdamaya başladı, sonunda dudağını hafiften büzdü, zira epey üzüldü. Neydi yani şimdi bu yazdıkları? Popüler yazarların yazıları geldi aklıma, şöyle yazarken yazarın yüzündeki muzur gülümsemeyi nerdeyse görebileceğiniz, bi gaz kaldırıp sizi yerinizden kırlara ovalara fırlatacakmış gibi, ‘take it easy’ modunda, en azından bi süreliğine. Kendimi yokladım okurken, zira evet, karışık bi şeyler oluyordu içimde. Okurken fark ettim ki yap bence dediklerinin bi kısmını zaten yarım bırakmışım, yarım kalacağının farkında olarak aciz kalmışım karşısında. Şöyle ki dediklerinin içinde yeri gelince parasız kalın, yeri gelince, yırtık salaş orası burası sarkan kıyafetler de giyin eğer istiyorsanız, dünyayı gezin, yapın bunların hepsini demişsin. Yapın ki sonrasında zaten hayat derdine düştüğünüz vakit kalıplaşmış içinizin istemeyeceği, istese bile isteği karşısında tutmayan eli ayağı olan biri haline gelmeyin. İyi demişsin, hoş demişsin de yukarıda bahsettiğim paydayı neresine koymuşsun bu yazının. O paydada geçen insanların içlerindeki korku daha küçükken evdeki daimi kemer sıkma politikalarından kalma. Anne babadan, ondan şundan bundan verilen salıklardan kalma. Hatta belki bunun adı sadece korku değil, ‘korku güdüsü’ dür, nesiller boyunca aktarılan, atadan aldığımız şeyler gibi. Yani henüz hissetmeden düşmüşsem işsizlik illetinin peşine daha öğrencilik hayatımda, vardır bi sebebi. Yaz tatilinde inşaatta çalışırken düşüp ölen üniversite öğrencileri var bu memlekette, hem de çokça, sen de biliyorsun. Korkmadan yaşa, en azından şu iş hayatına atılmadan, o iş hayatı hepten senin hayatını yutmadan. Eyvallah, katılıyorum o iş hayatı yutmadan, heveslerimiz kurumadan böyle şeyler yaşamaya, hatta mümkünse her daim böyle yaşamaya. Lakin bu yazıyı okumuş olsa o üniversite öğrencisi ne düşünürdü sen söyle. Kime küfrederdi? Annesine-babasına mı, akrabalarına mı, hükümete-devlete mi, tanrıya mı ya da? Muhtemel hepsine birden, lakin her birine ayrı ayrı duyduğu korkudan hepsini yutar inşaattaki işine geri dönerdi. Evet, tam da bu işsizlik illeti korkusundan insanlar bu dediğini yapamaz, etrafında görürler çünkü işsiz horlanmasını, eziklenip büyüklerinden para istediklerini, eve kapanmak zorunda kalacak olmanın sıkıntısını, hepsini duymuş görmüştür bi yerlerden. İşte bu yüzden evvela iş der, evvela ekmek peşine düşer; çünkü beşerdir, korkar. Sonrasında muhtemeldir önceki yazıya kayar gidişat; hevesler söner, ritüeller ve standartlar başlar. Ben korkarım.
Bi film vardı, başlangıç itibariyle durumlar biraz daha farklı olsa da demek istediğim yere çıkan: ‘bizim büyük çaresizliğimiz’ de Murat (Taner Birsel) daha lisedeyken anne-babasını kaybeder ve ilkokuldaki kardeşine anne-babalık yapar. Anne-babasını kaybetmiştir, bi felaket beklerken hala yaşadıklarını fark ettiğini söyler, yanında bi şey olacak diye endişe duyduğu küçük kardeşiyle. Murat küçük yaşta büyük sorumluluklar altına girmiştir, mecburdur çünkü. Üniversiteden mezun olur, bankada işe başlar ve kardeşini okutur, tabi sonrasında işe devam. Bir gün kardeşi ve filmin diğer başkarakteri Ender ile birlikte rakı sofrasında konuşurlar. Rakı acısına değer ve geçmişten bahseder o da. Sonra der ki;
“Başka türlü olur muydu? Olmazdı galiba. Şimdi bunu sormak saçma ama aklına geliyor insanın………….zamanla oluyor ne oluyorsa…….ya içimde böyle katı, takur tukur bir şeyler var ya”
Bu yazı iyidir hoştur da devamı olmalıdır, zira bence eksiktir, ‘ama’sı olmalıdır. Hoştur; insan yaşadığını anlamadan, layıkıyla yaşamadan nefes almamalıdır, hakkıdır bu insanın, ötesi boşa çabadır, lakin hakkın önünde duran ‘ama’ ları görmeden istemek öfkeyi, isyanı, bi de boşa yaşanmış bi hayat düşüncesini bırakır insana. Sadece geniş bi zaman diliminde işe yarayabilir bu öfke ve isyan duygusu ve elbette çoğunluğun içinde barındırdığı fikri ortaya çıktığı durumda.
Bu yazıyı okurken tam olarak kızmadım aslında yazara ama kırıldım galiba. Öyle ya iyi yazdın güzel yazdın da dön bak bakalım kime yazdın? Tabi bu benim dünyamda böyle, kırgınlığım yani arkadaşıma kırılmış gibi bi şey olabilir. Yani reelde bi şey ifade etmediğini ben de biliyorum. Olsun, ben yine de yazayım, böyle hissetim üstüne böyle düşündüm çünkü.
Esasında nereye kızmalıyım, ne tarafa bağırıp hakaret etmeliyim? Soruyorum. Bi yandan da hala kurguluyorum, bunca kafa karışıklığının içinde kelimeleri de fikirleri de saçıyorum. Bir sır diyeyim mi; gözüm yolda, düşmek istiyorum bilmediğim yollara. Öyle ya; ya yol bulurum ya yok olurum.

30 Eylül 2011 Cuma

düzenlenmemiş, silinecek yerleri olsa da ham hali paylaşılan fikir curcunası...

başka şeyler yazıcaktım ama vazgeçtim. çünkü yazıcaklarımın çıkacağı yere kestirmeden gelmek daha iyi galiba. basitten, yekten, yürekten soruyorum herkese: şu yaşına gelmişsin ya da falanca yaşına geliceksin, sonra ne olucak? iyi hallisinden isteneninden gidelim: okullar okudun; yerler gezdin, sonradan bırak üstündeki insanlardan izler taşımayı adını bile unutacağın kadar çok yerler; kadınlar-erkekler geçti yatağından, koynundan, bi tanesinde karar kıldın, resmileştin, kendin gibi, kendiniz gibi olandan bi tane daha yaptın, üredin; en güzel yiyeceklerden tadabildin, daha güzellerinin ya da fazlasını tadabilecekken yapma dediler,sağlığın dediler dinledin; mesela hedeflerin vardı, modellerinden haberdar dahi olmadığım lüks arabalar yahut evler vesaireler vesaireler...hepsini aldın, başka ne varsa dilediğin. sonra ne oldu? ya da ne olur?

bu en iyisindenin sorusuydu tabi. ortalama insanlar ve ortalamanın altındakiler için düşündüm: amaç "üst" olmak ortalamadan yukarı fırlamak mı?
dünya öyle bi düzen ki ortalama olanın aklına gelen de ortalama isteklerdir, erişebileceği odur çünkü. olması gerektiğine inandığım değil bu, olduğunun farkında olduğum sadece.
burdan bakıldığında nihilizme çarpar bu yazdıklarımın ucu; amacımız bi yerden sonra tükenir, isteklerimizi elde ediyor olmamız bile bizi mutlu kılamaya yetmez gibi bi şeye doğru gider. elde edilemeye çalışılan şeyler bile bi vakit sonra değerini yitirir ve geriye sadece çıplak ölüm kalır ve dolayısıyla hayat aslında bir hiçten ibarettir gibi birşey.
ama böle bişey değil demeye çalıştığım, yani en azından ben mantıklı bulmuyorum bunu. yaratılmaya çalışılan standart hayat formlarına dayanamıyorum. ha tabi bide bu standart formlar karşısında tepkili ama değişim için kendini zayıf gören insanlara, bi nebze kendime.
benim olmak istediklerimle olmam beklenen şeyler çokça farklı.
hiçbişey yapasım gelmiyor bu yüzden.
çünkü gezegenimde geri çekim yasaları var. soya çekim yasaları. yasayı inkar etsem de yasasının sonucunu yok edemiyorum. metayım, soya doğru son sürat çekiliyorum.

12 Eylül 2011 Pazartesi

koskoca bi yaz geçti. o koca yazın başında durup 4 yılı topladım, cesaretimi okşayıp arkadan hafifçe itekledim. ben bu yaz anne oldum hem baba, kadın oldum, işçi oldum, işsiz oldum, kimsesiz oldum, vardım galiba ama sonunda yok oldum...
boşlukta sallanıyorum. biraz dinlensem geçer diye düşündükçe noksanlığın neresi durgunlukla geçer diyorum.

yazmak istiyorum, okkalı küfürler etmek istiyorum, anlamadıklarımı anlayayım istiyorum ama yapamıyorum.
durmasam ya...
herkes benden bişeyler bekliyo. uçuyorum ben ama kimse görmüyo. düştüğümü de fark etmiycekler bu yüzden...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

şüphecilik denen şey doğru gibi anlatıldı ben küçükten beri. ben küçükten beri enli boylu bakmak gerektiğine inandım herşeye, doğru ancak böyle görülür dediler, enli boylu baktım, aklıma yattı, inandım. ben en çok bu huyumdan nefret ediyorum artık. doğruyu vericem deyip arafta bırakandan...

şüphe doğruyu her daim soruda arar. cevabı vaad ederken her soruda kudretlenir, yenisini filizlendirir. "peki ya öyleyse?", hemen ardından "peki ya değilse?". öyle bi matris kur ister ki, öyle katsayılar ver ki geri dönme, geçtikten sonra arkana dönüp bakma ister. sonra o matrisi öyle bi çöz ister ki, sorabileceğin tüm soruları sormuş omurgasını kurmuş ol ister çözümün. eksik kalan her soru geri dönerken bütün sistemi yeniden kurmanı gerektirir, kısır döngülere, kara deliklere düşersin sonra. burdan sonra şüphe zamanı unutturur, yörüngen şaşar, taraflarla arandaki zeminler kayar, sen tek başına arafta kalırsın.

şüpheyi kutsamıyorum artık, zamana açıldı gözüm çünkü. yine de araftan çıkmayı henüz başaramadım, zira evvela kara deliklerden,kısır döngülerden çıkmam gerek.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

kafa karışıklığımdan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim bugün, ama yine buralarda. zaten bu aralar tam onun zamanları, karar zilleri çaldı ya, mezun oldum büyüdüm ya ben...bişeyler planlayayım puslu da olsa bi rotam olsun diye buralardayım, eskişehirdeyim bikaç gündür. iyiki de burdayım, yeni hayallerin fitilini ateşlemek mümkün oldu:)

üniversite benim en büyük hayallerimden biriydi, klişe bi laf ama gerçek. küçükken etrafımda hiç üniversiteli yoktu, okumuş diye tabir edilen insanlarla temasımız da okul, hastane gibi genel ve de nispeten resmi ilişkilerden ibaretti. okumuş adamın saygı gördüğünü yanında kibar konuşup bahsi geçtiğinde de isimlerinin hemen yanın ağızlarını doldura doldura ve de saygıyla mesleklerini de ekleyen büyüklerimizden öğrendim. yaşım henüz küçük, yani böyle şeyler çok daha eskiden yaşanmış olmalıydı diye geliyo bana da, doğduğum değil sonradan gördüğüm yerin kafasıyla düşünüyorum diyorum kendime. vakti yavaş akan yerlerin aklımda kalan keskin şeylerinden biridir bu da. neyse çok dağılmayayım. üniversite bitti, böylece bi hayal eklemiş oldum haneme. nitekim arap atı sırtında, tadı damağımda geçti. güzeldi.

al işte bi klişe daha, başka bi hayalim de dünyayı gezmekti:)) sahi ya, fordist üretimin "hayal ürünü" mü yoksa bunlar, niye vaktinde çoğu insanın hayali bunlar oldu? ya da ben mi öyle sanıyorum? sonuç olarak evet dünyayı gezmek istiyordum, nitekim hala istiyorum. ortaokuldaydım dünyayı gezmek istediğimi anneme söylediğimde, bana ters bi bakışı vardı...anne ben evden kaçıyorum demişim gibi:) gülüyorum şimdi hatırladıkça:) adının geçtiği hanenin karşısı henüz boş, öncelikler listesinde ise epey önlere geçtiğini söylemek mümkün;)

hepsini yazmadım tabi, eklerim belki sonra yine. en büyüklerinden biri bitince sanki bi daha bişey istenmiycekmiş gibi geliyo insana. robot gibi olucam diye korku başlıyo; görünmez ip neymiş, tepedeki el ne edermiş işaretleri gelirmiş önden. her türlü yazılmışı oynamaya zorlanıcam, kanıksanmışlar arasında standartımı yakalamaya çalışıcam endişesi boş bulunduğum her vakitte kenarından dürtmeye başlar. hem tependeki eller yazar iplerle oynatır da canın acır hem de yardım olsun diye süregeleni gösteren, öncesinde sen gibi olanlar incitir canını.
ama hayal kurulurmuş ya, geldiği vakit gözleri kapatıp gündüz düşü edilirmiş ya..:)

65imden sonra uzandığım şezlongun yanına romatizma ağrılarımı, kalp hastalıklarımı, tansiyonumu ve hatta kırışıklıklarımı bırakıp temsil misal müzik dinleyip ona eşlik edemiyceksem, bırak da kurduğumun peşine düşeyim...

29 Haziran 2011 Çarşamba

ilkokulda okuduğumuz şu resimli kitaplar geldi aklıma, üstelik yine okuyasım, resimlerine bakasım var :) cümle mahlukatın dile geldiği kitaplar. ağaç kovuğunda, mantar gövdesinde, toprak dibinde hepsi kendince konforlu evler.. şehre misafir tarla fareleri, keşfi diyar eyleyen 2. kuşak şirinler, çiçekten çiçeğe uçan ve kendi ot ormanlı dünyasından bi büyüğü olana gide gele öğrenen, eğlenen arılar,  türlü formatlarda sunulan çizmeli kediler, köstekli saatli tavşanlar, kurbağalar, kaplumbağalar, karıncalar... gelseler de sohbet etsek biraz, hasretleşsek. özledim galiba çokça...

niye yazdım bunları, nerden geldi bu istek? ne biliym, ben erteledikçe sağımdan solumdan dürten işlerden kaçmak için olabilir, gördüğüm dünyanın renkleri gittikçe griye boyandığı için olabilir, napıcam ben şimdi diye koca bi hayatı değiştirmek meselesi karşısındaki aczimi, isteksizliğimi kovmak için de olabilir. evet, hepsi birden olabilir. ağustos böceğine karşın karıncanın hileli galibiyetini sağlamam ve hepsinden önce benim de bu galibiyete inanmam gerek galiba...
"ben çalışmaya çoktan yüz çevirdim...çünkü o zaman insanın günleri hep dert, emeği keder oluyor, geceleri bile yüreği rahat etmiyor. "
kosmos filminde battal ın çalışmakla ilgili dediklerinin hepsini benimsemesem de bu kısım ağustos böceğine hayranlık sebebimin cevaplarından biri, ama sadece biri...

15 Haziran 2011 Çarşamba

aslında bu şarkıyı epeydir dinlemiyodum, ama burda olmasa noksan olurdu sayfa.
bu aralar takıntılı olarak bowerbirds çalıyo bilgisayarımda. gruptan bahsederken şu özelliği şöyle iyi, şu tarafı şu kadar farklı diyemiyorum, ama bazı şarkıları garip bi şekilde, nasıl deseeem? damarımdan geçiyo. hah:)) biraz arabesk oldu ama öyle. severim ben bu lafı, inanırım üstelik: güzel bi şarkı insanın damarından geçer, göğsünü zorlar, boğazını yırtar... en yumuşak melodisi bile bunu yapar, yeter ki güzel olsun dinleyenin kulağında.

bazen kavilli sevdalıyız müzikle, bazen kanlı bıçaklı...kendimi çokça kaptırdım bi ara, gerçi hala uzağında sayılamam ya yoğunluktan yeni şeyler bulup çıkarma kısmı biraz geriledi bu aralar. sabah başlar temasımız, kahvaltıyla birlikte. sonrasında evden çıkar çıkmaz kulaklıklar kulağıma, sıkıldığımda derste, sonra yine yolda, gittiğim yerde çalan müzikte, en son gece yatarken yine kulağımda. ben insanlarla konuşurken de çalsa ya diye düşünürüm bazen, hayatın ritmine uysa, ağırdan aksa diye. çok abarttım bi ara, çook.. sonra kulaklarımı kaybedersem diye çocukça bi korkuya kapıldım, gerçi çocukça olduğunu söyleyip geçmek de biraz öyle ya neyse..
bazı şarkıları bazı yerlere, vakitlere gömdüm o yüzden. mesela oi va voi nin gömülü olduğu yerler var. aşağıdaki şarkının keza öyle. saymıycam, çok uzar şimdi.
exils filmi gelir aklıma müzikten bahsedince. adını hatırlamadığım oyuncu, müziğin kendisinin tanrısı olduğunu söylemişti. cesurca, doğrudan, kesin, kendini bilen bi tanım. bi de müziğin kudretinin farkında. hatırlayınca hayali bi kahraman da olsa söyleyen, söylenmiş olması gülümseten bi tanım.

bu arada unutmaya çalışıyorum ama iki gün sonra iş için görüşmeye gidiyorum, ilk. . hücrelerim derimi enine boyuna genişletmeyi bıraksa da büyüme kavramı niye peşimi bırakmıyo.
ben napıyorumm :(

14 Haziran 2011 Salı

okulun giriş kapısıyla birlikte başlayan demir parmaklıkla çevrilmiş büyüükçe bi bahçe var. bahçenin hemen başladığı yerde yine parmaklıkların içinde bi aslan heykeli; oturmuş,pençelerini öne doğru uzatmış,sert bakışlı bi heykel. etrafı, mevsimine göre, ya çimen kaplı, uzunlu kısalı otlarla ya da sarı yapraklarla çevrili. arada uzun, çalıya benzer sert otlar da biter sağında solunda. etrafı hep değişken, aslan hep yerinde...okula girerken aslanla başlar bahçe, türünü bilmediğim uzun ağaçlar, üstelik bi bahçe için fazla sık dikilmişler. aydınlıksa etrafın, küçük patikalar görünür, ama insan ayağı sürtmemiş gibi o patikalardan; toprak, ot, yaprak kapasa da üstünü, nizami çizgilerle kurulu patikalar bunlar.
hızını kesmeden yürümeli bu bahçenin kıyısından; başın gövdene 90 derece, gövden gideceğin yere dönük başın bahçeye gömülü, düşücem diye korkup çevirmeden geçmeli kıyısından. çok değil bikaç saniyeye bahçe ormana evriliverir. gündüzse gezmelerdesin, ormana gelmişsin. anlık, sepetsiz pikniktesin.
geceyse bi başka, ağaçların arkasını sen dolduruyosun; insan, yaratık..sana kalmış. korkulucak gibi değil ama, el vermişsin de canlanmış, üflemişsin de hayat bulmuş gibi, yaratmışsın gibi yani. senden olanı izliyomuşsun gibi.
gündüzse rehavetine bırak kendini, patikaların sırrını çözmeye çalış. sorma ama kimseye, sen bul...
geceyse gördüğünü anlat, duyduğunu falan, ne varsa dinler. izlediğin filmi anlat, filmle birlikte içine oturanları. karanlık ne de olmazsa, derin orman ne de olmazsa, dinler, yazık ki sadece dinler. çıkarken aslana söyle dediklerine sahip çıksın.

bahçe boyu yokuşun inişini-çıkışını başkalaştırmak için kurmuş olabilirim bu ormanı. ya da çocukluğumdan bu vakte izlediğim fantastik filmlerin etkisi de olabilir. bilemiyorum. fakat,  gündüzleri içime çekiyorum gerçekliğini, geceleri içine üflüyorum zihnimdekileri. orman bile olmayan sık ağaçlıklı bi bahçede, bi yok oluyorum, bi çok oluyorum... oyun oynuyorumm...

13 Haziran 2011 Pazartesi

11 Haziran 2011 Cumartesi

kepimi de attım, 6 gün önceydi ama şimdi yazasım geldi. garip bi gündü; kötü desem değil, iyi desem muhtemel o da değil. kendim istediğimden mi öyle olması gerektiğinden mi net değil ama güzel bi gün olsun istedim. sarkan, dökülen her bir parçasını topladım o yüzden, gerisin geri mandalladım; beceremediklerimi tükürükle yapıştırdım; hangi direği, kemiği, vidası eksik bilemediğim gecenin eksiğini tamamlayayım diye uğraştım.
çabaladım.

daha önceden hiç stadyumda maç izlememiştim, daha bunu yapmadan sahaya inip oynadım. koca sahaya düştüğüm vakit şaşırdım, kim, neye, niye inanıyo? tribünlere değdirdim elimi; yettim, yetiştirdim dediler. sahada gezdirdim öteki elimi; büyüdüm, tamım dediler. tribünün geçmişini aldım da sahanın geleceğini tahmin edeyim diye, gördüğümden düşen yüzümü kaldırmak için fikri öteledim. 'mezuniyet değil teslimiyet töreni bu' dedi kafamdaki, kovdum. şu kadar saat çalışacaksın, şu kadarcık tatil, ne yapmak istiyodun nereye gidiyosun soruları dolu misali ani ve sert düştüler kafama. durun dedim, kulaklarımı tıkadım, az biraz durun dedim, dinlemediler. yüzüm de düştü omuzlarımda.
bu kadar kalabalık, üstüne yalnızlık. hastanelerin karınca gibi insan kaynadığı zamanlardan birinde annemi kaybetmiştim o kalabalık koridorlarda. nasıl büyümüştü kalabalık, ummanlaşmıştı. o vakitlerdeki gibiydim, bulsam da annemi öylece yanında otursam dedim. ama şu da var ki; yüzeyden uzaklaştığımda vurgun yemeden çıkmıyorum su yüzüne. artık sonrası kadar vurgunu da seviyorum.

ne kepime ne cübbeme yükledim o yılların anlamını, hayatıma yedirdim neyi var neyi yoksa, ne gördüm ne yaptıysam. noksanı arkada boynu bükük kalsa da ben ölmedim daha.
normal bi yazı biter gibi bitiremiycem bu yazıyı. zira geçen yılların, yüzlerin, olan bitenin, sürüp gidenin yazısıymış gibi görünse de ne bu yazı o kadar kudretli, ne de ben böyle bi yazı yazmaya istekliyim. çünkü her yazıya bi son gerek, ama ben kahin değilim ki bitmeyen bi şeyin sonunu yazayım...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

kadın olmak kavramını irdeleyen onca sesin, sözün, karenin, sahnenin üstüne nasıl başlayacağını kestirmek zor.
bugün yüksek ökçelerin, ökçelerin taşıdığı elbiselerin, saçların, makyajların yarıştığı bi yerdeydim. bugün yüzlerde hafif tebessümler vardı, gözler ürkütmeden hükmetmek için usulünce kısıt bakıyolardı, sonra karınlar gizliden içerde, dillerde de bilmişliğini belli etmeden veren hemcinsine özel tatlı sözler vardı. bugün unutulmasın diye fotoğraflar çekildi; aynalarda önceden provası edilmiş, başının açısı bellenmiş fotoğraflardı. meydana ilk girdiklerinde bekledikleri, istedikleri hayata adım atmanın zafer havasını estirdiler attıkları her adımda, yanımdan geçtiklerinde saçlarımın, kirpiklerimin oynamasının sebebi buydu galiba. gün bittiğinde yüksek ökçelerin sızısını, algısına dokundurmadan tanımlayamadığı yerlerine gömen, muzaffer kadınlar kaldı.
benle beraber hepsinin farkında olduğu bişey vardı: izleniyolardı. hem öyle üstünkörü, masumca güzellik, kudret incelemesi değildi maruz kaldıkları, inceden inceye izleniyolardı. kusurlarına bakıyolardı birbirlerinin; olup olmadıklarına, olanların saklanıp saklanamadığına. kısıtlarını öyle çok, öyle katı koymuşlardı ki kusur olmayan şeylerin bile örtülmesini istiyolardı güzellik örtüleriyle. herkes örtünmeliydi aslında orada, öyle işte, garip bi şekilde.
bugün ben içten içe şaşkın halde birbirlerini izlemelerini izledim. bugün maskelerinin giyen kadınlar arasında maskeye bu kadar sempatiyle baktığından haberim olmayanlar vardı. kaç maske giyebilir ki insan dedim. gariptir bunları derken kızmadım. eskiden olsa kızar, içten içe söverdim. yetmez kendimce protesto ederdim, belki beni süzerken tarafsız davranıp 'neden' diye kendine ya da bana sorar diye beklerdim. hadi o sormadı konuşma sırası bana geldiğinde usulca protestomu anlatınca hak verir hatta bana katılır belki derdim. o aykırılığın içinde başka korkular da vardı ya neyse, başka konu.. işte, demiyorum artık öyle şeyler, uğraşmıyor hatta kendi sınırım içinde dahil oluyorum görüntünün bi kısmına.

sıkıldım çünkü hepsinden.

kadınlığımla ters düşmek istemiyorum artık, kendi tanımımı getirdim, kendimce yaşıyorum sadece. tanımımca sürünüp, giyiniyorum, sınırı benim gözümde. genelleştirilen kadınlık kavramına, çizilen normlara, bi de kadının kadına eziyetine... bak işte onlara dayanamıyorum.
bi de kabul ediyorum korkuyorum. ya şekilleniyosam genel kadın mantığınca, ya şimdi kendi kadın kavramım genel kadın kavramına geçiş için bi adımsa, ya girdiysem çarka ve sıra son dişlideyse...

neyse mantar teorilere girmeden keseyim. kadın rahmini kutsayıp, kutsananın oyuncağı olmaktansa selam çakıp gerçeğini tanıma fikrini güncelliyorum.
bi gün giymek istersem üstüne çıkmaktan çekinmeyeceğim yüksek ökçeler:
yüksekliğinizden ve de yükseğinizden göreceğim manzaradan hoşlanmayıp atlamaktan
korkuyorum...

28 Nisan 2011 Perşembe

"ağzına bi parmak bal çalınmak"

kilit kelime: "bi parmak"
balın tadı: "bi parmak" tan dolayı acı
sorular: "sadece bi parmak mı var?"
"bu parmağın üstündekinin çıktığı yer neresi?"
"kimsin sen yaa?"
muhtemel sonuçlar: "sonrasının olmayacağını anladığında baldan geçip parmaktan akacak kana susamak"

not: devamı gelecek. kısalığının sebebi; kan kokusunun baş döndürüsü...

23 Nisan 2011 Cumartesi

anlamaya çalışıyordu kafasının içinden domino etkisi gibi akıp giden şeylerin herbirini, ayrı ayrı. uzandığı yerden başını hafiften kaldırdığı vakit pencereden dışarıyı görebiliyordu, hiçbir binaya, hiçbir duvara, bacaya, antene, ağaca çarpmadan doğruca gökyüzünü görebiliyordu. cenin gibi kıvrılıp ceset gibi katılaşmıştı durduğu yerde. duruşuna aykırı tek şey hafiften kalkık kafasının üzerinde arada bir kırpılıp onun dışında boşluğa çakılan gözleriydi. bal kaymak gibiydi halbuki bulutlar, ekmeğe siner gibi, kenarından akar gibi akıyordu mavinin üstünde. bulut olası gelirdi kişinin; üstünü örtesi, içine giresi ama illaki değesi gelirdi. ete kemiğe yeni bürünen yanın gözünde, el hizasında bulutlar, değmek meseleden bile değil; bi adımlık, iki kulaçlık mesafede. mesele sadece taş yanında, canı, nefesi kesilmiş kısmında.
iki kişiydi bedeninde, canında, gözünde, gördüğünde. şimdilik elbette. bazen üç, beş, yedi...başının orta yerinden bi eksen geçmekte, ekseni kesen sonsuz dik doğruyla bölünmekteydi içindekiler de. bir değildi hiç bi zaman tam olarak.
çoğu vakit, habis olandı yanına gelen, ateşler yakardı içinde, tenekeler çalardı, kötüye evirirdi olan biten herşeyi, cenin gibi kıvrılıp kulak tıkayan yanının arkasından kötüyü üflerdi, o yüzdendir ki bi yanının canı çekilir, katılaşırdı. kimileyin yanına yoldaş diye ekseninden bölüneni getirdi koyardı, ona deyip ondan beklerdi. gelmese mesela sesleniverirdi.

öylece baktı gökyüzüne benlikleriyle birlikte. kafasından akıp geçenler... tabur gibi dizildi gökyüzüne, her yanı kapladılar. çoklar mıydı, ufak olduklarından mı kaplamışlardı koca göğü; yoksa azlardı da çok mu beslemişti, büyütmüştü, bilemedi. durmadı bu sorunun üstünde. tabur silah kuşandı, kendi de silahlıydı. tozdan dumandandı galiba, bi gözde galip olandı bi gözde mağlup. çokça ses oldu, çokça toz, yetmedi yağmur yağdı, yetmedi zelzele koptu.
korkmadı çok, hep böyle gelirlerdi. hem hepten korkusuz olmuştu artık, etinin delinmesinden korkmuyordu, kanının akmasından da öyle. oyuncak asker gibiydi, kurulu gibi. korkmuyorsa eksilmekten niye silahı hala elindeydi? sesler arttı, düşenler kalktı aklından geçenlerle birlikte. yeniden doğruldu silaha. ağırdan kesilmeye başladı sesler, az daha, biraz daha... bitti.
çekti gözlerini gökten, devirdi vücudunu sırtının üzerine, yaydı bacaklarını. sağa sola bakındı biraz, gerindi, derin nefesle birlikte kaldırdı vücudunu. mutfağa doğru attı adımlarını, canının isteyip istemediğini bilmeden bi çay koydu.

25 Mart 2011 Cuma

bugün buraya notlar mı düşsem; sürekli unuttuğum, yapmaya zaten meraklı olmadığım dünya hallerini yapabileyim diye notlar mı düşeyim. ya da mesela sözler mi vereyim içimden yüksek seslerle bağırarak kafamın bi köşesinden işaret parmağım havada, dudaklarım büzülü ve kararlı aklımın emirlerini bilincimin altına, üstüne her yerine yedirmeye çalışan hileli hallerimi bide harflerin üstünde mi sergileyeyim. aklıma gelen diğer yazı örneklerinden de anlıyorum ki ben büyüyorum. mezuniyetim koşar adım yaklaşırken ben dünya adamı olma hazırlıkları yapıyorum galiba. hüzünlü şeyler yazmıycam, dünya adamı hallerime aykırı yazılar olurlar çünkü. herşeye rağmen ışıklı, hevesli,kurgulayan, koşan hikayeler olmalı yazdıklarım. yoksa pamuk ipliği, aşınmaya bile mecali olamayan hani, kopar...
sonuna kadar müziğin sesini açayım istiyorum, kulağımda birileri bağıra bağıra şarkılar söylesin; ispanyolca, fransızca. ben gözlerimi kapayayım istiyorum, ayaklarım çıplak olsun, taşa bassın istiyorum, koca bi meydanda olayım, yerler parke taşından olsun istiyorum, hava bahar havası olsun istiyorum; ne sıcak ne soğuk, sabahın serininden yeni çıkış günün sıcağının koynuna heniz düşmemiş bi hava, üzerimde çiçekli bi elbise olsun istiyorum. ben dans edeyim, koca alanda basılmadık yer bırakmayayım, gözüm kapalı kendimden geçerken kim bana bakıyo diye düşünmeyeyim, yel esecek de çiçekli elbisem beni utandıracak diye düşünmeyeyim, saçlarım açık olsun gayrı-nizami arada bi yüzüme düşsünler istiyorum, ayaklarım yere vursun yetmesin ellerim birbirine vursun, yetmesin nefesim ses tellerimi titretsin bilmediğim dillerin bülbülü kesileyim bağıra bağıra eşlik edeyim şarkılara istiyorum. sonra sağdan soldan insanlar gelsin meydana dökülsün istiyorum, kendini bulmanın kaybetmenin eşiğinde olduğunu görsünler ayıpları korkuları ayakkabılarıyla birlikte alanın dışında bıraksınlar istiyorum. birbirini bilmenin gereksiz sözlerden ötesinde de olabileceğini bilsinler istiyorum. tam da bu noktada, bu meydanda azıcık sussunlar istiyorum. hayal benim, hepsini ben istiyorum. dahil olmak istemezlerse sonraki aşamalara katılmasınlar olur biter demek istiyorum ama girmedikleri meydandan seslerinin ve gözlerinin de silinmesini istiyorum. meydan nerde, göremiyorum...

21 Ocak 2011 Cuma

Yol

Yol hikayesi anlatmak geldi içimden böyle uzuuun uzunca... Ama hangisinden başlasam, ne yöne gidenden olsa anlatacaklarım ya da mesela sonu nereye varsa bilemedim. Bugün dağınık yazıcam biraz, yoldan gireyim istedim, sonu belki yerleşkede biter belki sonsuza düşer, önemi yok şimdilik.

Bi kere çok severim yolculuk yapmayı, çocukluğumdan beri. Uzun yolculuklara çıkacağımız zamanlar kurduğum yol düşlerini unutmam mesela. Gidilecek yere düş kurmaya vaktim mi kalmazdı yol düşlerinden bilinmez en çok yol düşleri kalmış aklımda. Bide hiç unutmadığım bişey daha var; bir istanbul yolculuğunun hemen öncesi gece, öyle çok yıldız vardı ki gökte, herbiri öyle parlaktı ki. Gece dışarda oturmuştuk da ben başım havada, dudaklarımda ağzımın hayret açıklığında mı kalma yoksa gördüklerimin ışıltısına, çokluğuna hayranlığımdan ağzımın iki yanından kulaklarıma doğru hareketinden mi olduğunu hatırlamadığım bi gerginlikle öylece yıldızları izlemiştim. Düşlerimin kenarına da gördüklerimden topladıklarımı, şaşkınlık-hayranlık paketine sarıp  sakladıklarımdan yerleştirdim belki de. Neyse, Erzincan İstanbul- İzmir arası yol 17 ile 20 saat arası değişebiliyordu o zamanlar, yani gecesini geçirip güneşi yolda karşılıyosun haliyle. Güneşin doğuşunu görebilmek için uyumazdım ben. Gün ışığında dışarıyı izler kardeşimle oyun oynardık daracık otobüs koltuklarında, geceleri ise uyuyan insanları izlerdim. Kiminin ağzı açık, kimi horlar, kimi başını bi türlü yerleştiremediği koltuğunda boynuna uygun açıyı vermeye uğraşır durur. Sonra benim gibi uyumamış olanları sayarım; biiirr, iikiii, üüüüççç, az ama her seferinde, uyumasalar bile gözlerini kapatmak istiyolar niyeyse. Açım uygunsa şoförü kontrol ederim sıkılınca, uyuyakalmasından korkarım mesela. En olmadı önümde akıp giden yola bakarım da bu biraz tehlikelidir, zira hipnotize olmuş gibi uykuya düşüverir kişi. Aralarda molalar verilir ya, yolculuğun en bayıldığım anlarındandır bu anlar. Kiminde inceden bi kadın sesiyle, kiminde inceltilmeye çalışıldıkça garipleşen erkek sesleriyle, ama her seferinde illaki aynı vurgularla söylenen: "sayın .... yolcuları, .....dinlenme tesisine hoşgeldiniz. vs." lafları altında onca otobüsten dökülen onca başka memleket insanıyla yarım saatliğine ihtiyaç giderme ortaklığıdır mola zamanları. Yarım saatlik ihtiyaçları dahilinde değerlendiririm ben de onları: kimi uykudan uyanmış gözler hafiften şiş, saçlar dağınık varsa makyaj akmış, kimi çay içer, çorba içer, sigara içer, kimi tesisin ışıltılı hediyelik eşya dükkanlarına girer, dolaşır, kimi hediye alır kimi bakar geçer, kimi sohbet eder, mesela gidilecek yerde yapılacak şeyleri planlar ya da mesela o anda bulunulan şehre dair varsa hikayesi onu anlatır. Sonra "... şehrinden gelip....şehrine hareket eden ... otobüsünün sayın yolcuları" nın hareket saatleri geldiğinde, bu resimlerin hangi parçasıysam oradan bakar, bizim sıramız gelmeden önce onları uğurlardım durduğum yerden. Bi taraftan da tesis yerleşiklerini izlerdim;gözlemeci genci, restoran kısmında çorba dolduran adamı, hediyelik eşya dükkanında duran yaşlı amcayı izler, sonrasında gece boyunca çalışıp çalışmadıklarını, gündüzleri ne yaptıklarını, gece işleri bittikten sonra etrafında ev göremediğim bu yerden evlerine nasıl gittiklerini, gözlemecinin gözlemeleri nasıl bu kadar hızlı çevirip bu kadar hızlı paketleyebildiğini merak ederdim. Sorularımı kendim cevaplamaya çalışır, sonrasında cevaplı -cevapsız hepsini cebime atıp otobüsün döner ayaklarının üstünde geçici-hareketli gözlemevinden devam ederdim yolculuğa. Yolculuk bittiğinde boyutları koltuklara uymadığından yorgun olan annem-babam mutlu, ben az biraz hüzünlü olurdum galiba. Bana kalsa günlerce yolculuk eder, her şehirden biner geri kalan her şehre yolculuk ederdim. Ondan galiba muavinleri inceledim de içlerinde hiç kadın olmadığını görsem de içten içe muavin olmayı istedim her seferinde. O şehirden bu şehre, öyle ya gittikleri şehirden hemen ayrılıyor değillerdir heralde, gittikleri yerde dinlenmeleri için zaman da veriliyordur herhalde. Dinlenmek mi, yorulmamıştık ki :)

İşte uzun yol benim için böyle bişey, uzun yolda böyle bişeyim. Şimdilerde daha kısa yolculuklar yapıyorum, tren yolculukları. Bi sürü yüzler, hikayeler, sesler, koşturmacalar, ayrılmacalar, kavuşmayı ummacalar, şarkılar, şiirler, düşler geçti, yazık ki yazamadım hepsini, süzdüklerim kaldı heybemde. Kitap cümleleri, o kitabı okurken vuran ışığın rengi, açısı, arkamdaki koltukta resim yapan bir çift elin camdaki yansıması, geçtiğimiz yerlerdeki evlerden sızan sarı ışıkla kaçırdığım sahneler, ayrıldığım yeri de varacağım yeri de istemeyen ruh hallerim...Mesela Toprak var bu yolculuklardan kalan. 3-4 yaşında bi oğlan çocuğu. Onu anlatıcaktım aslında ama kalsın şimdilik. Yada yolda okunması en güzel olanlardan, en dinlenesi şeylerden de bahsedebilirdim, onlar da kalsın şimdilik. Belki bi daha ki sefere. İçim yine yola düştüğünde...