21 Ocak 2011 Cuma

Yol

Yol hikayesi anlatmak geldi içimden böyle uzuuun uzunca... Ama hangisinden başlasam, ne yöne gidenden olsa anlatacaklarım ya da mesela sonu nereye varsa bilemedim. Bugün dağınık yazıcam biraz, yoldan gireyim istedim, sonu belki yerleşkede biter belki sonsuza düşer, önemi yok şimdilik.

Bi kere çok severim yolculuk yapmayı, çocukluğumdan beri. Uzun yolculuklara çıkacağımız zamanlar kurduğum yol düşlerini unutmam mesela. Gidilecek yere düş kurmaya vaktim mi kalmazdı yol düşlerinden bilinmez en çok yol düşleri kalmış aklımda. Bide hiç unutmadığım bişey daha var; bir istanbul yolculuğunun hemen öncesi gece, öyle çok yıldız vardı ki gökte, herbiri öyle parlaktı ki. Gece dışarda oturmuştuk da ben başım havada, dudaklarımda ağzımın hayret açıklığında mı kalma yoksa gördüklerimin ışıltısına, çokluğuna hayranlığımdan ağzımın iki yanından kulaklarıma doğru hareketinden mi olduğunu hatırlamadığım bi gerginlikle öylece yıldızları izlemiştim. Düşlerimin kenarına da gördüklerimden topladıklarımı, şaşkınlık-hayranlık paketine sarıp  sakladıklarımdan yerleştirdim belki de. Neyse, Erzincan İstanbul- İzmir arası yol 17 ile 20 saat arası değişebiliyordu o zamanlar, yani gecesini geçirip güneşi yolda karşılıyosun haliyle. Güneşin doğuşunu görebilmek için uyumazdım ben. Gün ışığında dışarıyı izler kardeşimle oyun oynardık daracık otobüs koltuklarında, geceleri ise uyuyan insanları izlerdim. Kiminin ağzı açık, kimi horlar, kimi başını bi türlü yerleştiremediği koltuğunda boynuna uygun açıyı vermeye uğraşır durur. Sonra benim gibi uyumamış olanları sayarım; biiirr, iikiii, üüüüççç, az ama her seferinde, uyumasalar bile gözlerini kapatmak istiyolar niyeyse. Açım uygunsa şoförü kontrol ederim sıkılınca, uyuyakalmasından korkarım mesela. En olmadı önümde akıp giden yola bakarım da bu biraz tehlikelidir, zira hipnotize olmuş gibi uykuya düşüverir kişi. Aralarda molalar verilir ya, yolculuğun en bayıldığım anlarındandır bu anlar. Kiminde inceden bi kadın sesiyle, kiminde inceltilmeye çalışıldıkça garipleşen erkek sesleriyle, ama her seferinde illaki aynı vurgularla söylenen: "sayın .... yolcuları, .....dinlenme tesisine hoşgeldiniz. vs." lafları altında onca otobüsten dökülen onca başka memleket insanıyla yarım saatliğine ihtiyaç giderme ortaklığıdır mola zamanları. Yarım saatlik ihtiyaçları dahilinde değerlendiririm ben de onları: kimi uykudan uyanmış gözler hafiften şiş, saçlar dağınık varsa makyaj akmış, kimi çay içer, çorba içer, sigara içer, kimi tesisin ışıltılı hediyelik eşya dükkanlarına girer, dolaşır, kimi hediye alır kimi bakar geçer, kimi sohbet eder, mesela gidilecek yerde yapılacak şeyleri planlar ya da mesela o anda bulunulan şehre dair varsa hikayesi onu anlatır. Sonra "... şehrinden gelip....şehrine hareket eden ... otobüsünün sayın yolcuları" nın hareket saatleri geldiğinde, bu resimlerin hangi parçasıysam oradan bakar, bizim sıramız gelmeden önce onları uğurlardım durduğum yerden. Bi taraftan da tesis yerleşiklerini izlerdim;gözlemeci genci, restoran kısmında çorba dolduran adamı, hediyelik eşya dükkanında duran yaşlı amcayı izler, sonrasında gece boyunca çalışıp çalışmadıklarını, gündüzleri ne yaptıklarını, gece işleri bittikten sonra etrafında ev göremediğim bu yerden evlerine nasıl gittiklerini, gözlemecinin gözlemeleri nasıl bu kadar hızlı çevirip bu kadar hızlı paketleyebildiğini merak ederdim. Sorularımı kendim cevaplamaya çalışır, sonrasında cevaplı -cevapsız hepsini cebime atıp otobüsün döner ayaklarının üstünde geçici-hareketli gözlemevinden devam ederdim yolculuğa. Yolculuk bittiğinde boyutları koltuklara uymadığından yorgun olan annem-babam mutlu, ben az biraz hüzünlü olurdum galiba. Bana kalsa günlerce yolculuk eder, her şehirden biner geri kalan her şehre yolculuk ederdim. Ondan galiba muavinleri inceledim de içlerinde hiç kadın olmadığını görsem de içten içe muavin olmayı istedim her seferinde. O şehirden bu şehre, öyle ya gittikleri şehirden hemen ayrılıyor değillerdir heralde, gittikleri yerde dinlenmeleri için zaman da veriliyordur herhalde. Dinlenmek mi, yorulmamıştık ki :)

İşte uzun yol benim için böyle bişey, uzun yolda böyle bişeyim. Şimdilerde daha kısa yolculuklar yapıyorum, tren yolculukları. Bi sürü yüzler, hikayeler, sesler, koşturmacalar, ayrılmacalar, kavuşmayı ummacalar, şarkılar, şiirler, düşler geçti, yazık ki yazamadım hepsini, süzdüklerim kaldı heybemde. Kitap cümleleri, o kitabı okurken vuran ışığın rengi, açısı, arkamdaki koltukta resim yapan bir çift elin camdaki yansıması, geçtiğimiz yerlerdeki evlerden sızan sarı ışıkla kaçırdığım sahneler, ayrıldığım yeri de varacağım yeri de istemeyen ruh hallerim...Mesela Toprak var bu yolculuklardan kalan. 3-4 yaşında bi oğlan çocuğu. Onu anlatıcaktım aslında ama kalsın şimdilik. Yada yolda okunması en güzel olanlardan, en dinlenesi şeylerden de bahsedebilirdim, onlar da kalsın şimdilik. Belki bi daha ki sefere. İçim yine yola düştüğünde...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder