İşsizliği de anlıyorum artık… Aklımla
kavramaya çalışıp, mantıki değerlendirmeler getirmenin ötesinde hissediyorum.
Bıçak kemik ilişkisini ensemde hissettim onun sayesinde. İnsan işsizliğinden
niye utanır sorusunun cevabını akıl yürütmenin ötesinde kanımda hissettim. Bunu
yazıyorum, çünkü benim için gerçek bir utanç değil bu, nahoş bi şeyler
hissediyorum ama nedir tam olarak tanımlayamıyorum. Mecburiyetinden mesleğinden
başka işler yapan insanları daha iyi tanıyorum artık. Kpss’den mağdur
öğretmenleri, işçiden daha fala mesai yapıp esnek esnek çalıştırılan, hak
ettiğinden daha azını alan işçiden de daha düşük ücret alabilen mühendisleri,
patronunun şerrinden her gün yaka silken işçileri, bu işçilerin iş hastalığı
geçirenini, insandan öte sıfatlara büründürülüp çalıştırılanlarını, kıyıda az
da olsa paraları olsun diye çırpınanları ve bunların hepsinin birden
işsizlerini artık daha iyi anlıyorum.
Sevdiğim bi köşe yazarının,
paylaşım sitelerinde çokça paylaşılan, özellikle etrafımdaki gençlere ‘işte bu,
ben de bunu yapmaya çalışıyorum, ne de güzel anlatmış!’ dedirten bi yazısını
okumuştum öğrenciliğimin son günlerinde. Daha okurken iki taraflı okuduğumu
fark ettim: evet güzel yazmış, öyle doğru tespitler yapmış ki bi insanın
kişilik evrimi basamaklarında önüne yaklaşık böyle şeyler çıkar ve de buralarda
aldığı kararlar sonunda tam olur mu bilinmez ama yanlış kararda eksik kalır.
Burada anlattıklarıyla belki kendi yarım bıraktıklarını başkaları yarım
bırakmasın diye iyilik etmiştir okuyanına, belki de tahlil sonucu kısmen
hafifletmiştir yarım kalan kısmın yükünü yahut öylesine yazmıştır, iyi bir
gününde günün daha iyi olmasının mümkün olduğu fikri aklında belirdiğinde
hovardalık misali yazmış da olabilir. Keyifle okunur bi yazıdır yani bu
taraftan bakınca, hem tahlilinden hem de dilinden…
Öbür tarafım daha okurken
çatırdamaya başladı, sonunda dudağını hafiften büzdü, zira epey üzüldü. Neydi
yani şimdi bu yazdıkları? Popüler yazarların yazıları geldi aklıma, şöyle
yazarken yazarın yüzündeki muzur gülümsemeyi nerdeyse görebileceğiniz, bi gaz
kaldırıp sizi yerinizden kırlara ovalara fırlatacakmış gibi, ‘take it easy’
modunda, en azından bi süreliğine. Kendimi yokladım okurken, zira evet, karışık
bi şeyler oluyordu içimde. Okurken fark ettim ki yap bence dediklerinin bi
kısmını zaten yarım bırakmışım, yarım kalacağının farkında olarak aciz kalmışım
karşısında. Şöyle ki dediklerinin içinde yeri gelince parasız kalın, yeri
gelince, yırtık salaş orası burası sarkan kıyafetler de giyin eğer
istiyorsanız, dünyayı gezin, yapın bunların hepsini demişsin. Yapın ki
sonrasında zaten hayat derdine düştüğünüz vakit kalıplaşmış içinizin
istemeyeceği, istese bile isteği karşısında tutmayan eli ayağı olan biri haline
gelmeyin. İyi demişsin, hoş demişsin de yukarıda bahsettiğim paydayı neresine
koymuşsun bu yazının. O paydada geçen insanların içlerindeki korku daha
küçükken evdeki daimi kemer sıkma politikalarından kalma. Anne babadan, ondan
şundan bundan verilen salıklardan kalma. Hatta belki bunun adı sadece korku
değil, ‘korku güdüsü’ dür, nesiller boyunca aktarılan, atadan aldığımız şeyler
gibi. Yani henüz hissetmeden düşmüşsem işsizlik illetinin peşine daha
öğrencilik hayatımda, vardır bi sebebi. Yaz tatilinde inşaatta çalışırken düşüp
ölen üniversite öğrencileri var bu memlekette, hem de çokça, sen de biliyorsun.
Korkmadan yaşa, en azından şu iş hayatına atılmadan, o iş hayatı hepten senin
hayatını yutmadan. Eyvallah, katılıyorum o iş hayatı yutmadan, heveslerimiz
kurumadan böyle şeyler yaşamaya, hatta mümkünse her daim böyle yaşamaya. Lakin
bu yazıyı okumuş olsa o üniversite öğrencisi ne düşünürdü sen söyle. Kime
küfrederdi? Annesine-babasına mı, akrabalarına mı, hükümete-devlete mi, tanrıya
mı ya da? Muhtemel hepsine birden, lakin her birine ayrı ayrı duyduğu korkudan
hepsini yutar inşaattaki işine geri dönerdi. Evet, tam da bu işsizlik illeti
korkusundan insanlar bu dediğini yapamaz, etrafında görürler çünkü işsiz
horlanmasını, eziklenip büyüklerinden para istediklerini, eve kapanmak zorunda
kalacak olmanın sıkıntısını, hepsini duymuş görmüştür bi yerlerden. İşte bu
yüzden evvela iş der, evvela ekmek peşine düşer; çünkü beşerdir, korkar.
Sonrasında muhtemeldir önceki yazıya kayar gidişat; hevesler söner, ritüeller
ve standartlar başlar. Ben korkarım.
Bi film vardı, başlangıç
itibariyle durumlar biraz daha farklı olsa da demek istediğim yere çıkan:
‘bizim büyük çaresizliğimiz’ de Murat (Taner Birsel) daha lisedeyken
anne-babasını kaybeder ve ilkokuldaki kardeşine anne-babalık yapar. Anne-babasını
kaybetmiştir, bi felaket beklerken hala yaşadıklarını fark ettiğini söyler,
yanında bi şey olacak diye endişe duyduğu küçük kardeşiyle. Murat küçük yaşta
büyük sorumluluklar altına girmiştir, mecburdur çünkü. Üniversiteden mezun
olur, bankada işe başlar ve kardeşini okutur, tabi sonrasında işe devam. Bir
gün kardeşi ve filmin diğer başkarakteri Ender ile birlikte rakı sofrasında
konuşurlar. Rakı acısına değer ve geçmişten bahseder o da. Sonra der ki;
“Başka türlü olur muydu? Olmazdı
galiba. Şimdi bunu sormak saçma ama aklına geliyor insanın………….zamanla oluyor
ne oluyorsa…….ya içimde böyle katı, takur tukur bir şeyler var ya”
Bu yazı iyidir hoştur da devamı
olmalıdır, zira bence eksiktir, ‘ama’sı olmalıdır. Hoştur; insan yaşadığını
anlamadan, layıkıyla yaşamadan nefes almamalıdır, hakkıdır bu insanın, ötesi boşa
çabadır, lakin hakkın önünde duran ‘ama’ ları görmeden istemek öfkeyi, isyanı,
bi de boşa yaşanmış bi hayat düşüncesini bırakır insana. Sadece geniş bi zaman
diliminde işe yarayabilir bu öfke ve isyan duygusu ve elbette çoğunluğun içinde
barındırdığı fikri ortaya çıktığı durumda.
Bu yazıyı okurken tam olarak kızmadım
aslında yazara ama kırıldım galiba. Öyle ya iyi yazdın güzel yazdın da dön bak
bakalım kime yazdın? Tabi bu benim dünyamda böyle, kırgınlığım yani arkadaşıma
kırılmış gibi bi şey olabilir. Yani reelde bi şey ifade etmediğini ben de
biliyorum. Olsun, ben yine de yazayım, böyle hissetim üstüne böyle düşündüm
çünkü.
Esasında nereye kızmalıyım, ne
tarafa bağırıp hakaret etmeliyim? Soruyorum. Bi yandan da hala kurguluyorum,
bunca kafa karışıklığının içinde kelimeleri de fikirleri de saçıyorum. Bir sır
diyeyim mi; gözüm yolda, düşmek istiyorum bilmediğim yollara. Öyle ya; ya yol
bulurum ya yok olurum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder