2 Ekim 2011 Pazar

YOKSA CEVAP BURALARDA Bİ YERLERDE Mİ?



İşsizliği de anlıyorum artık… Aklımla kavramaya çalışıp, mantıki değerlendirmeler getirmenin ötesinde hissediyorum. Bıçak kemik ilişkisini ensemde hissettim onun sayesinde. İnsan işsizliğinden niye utanır sorusunun cevabını akıl yürütmenin ötesinde kanımda hissettim. Bunu yazıyorum, çünkü benim için gerçek bir utanç değil bu, nahoş bi şeyler hissediyorum ama nedir tam olarak tanımlayamıyorum. Mecburiyetinden mesleğinden başka işler yapan insanları daha iyi tanıyorum artık. Kpss’den mağdur öğretmenleri, işçiden daha fala mesai yapıp esnek esnek çalıştırılan, hak ettiğinden daha azını alan işçiden de daha düşük ücret alabilen mühendisleri, patronunun şerrinden her gün yaka silken işçileri, bu işçilerin iş hastalığı geçirenini, insandan öte sıfatlara büründürülüp çalıştırılanlarını, kıyıda az da olsa paraları olsun diye çırpınanları ve bunların hepsinin birden işsizlerini artık daha iyi anlıyorum.
Sevdiğim bi köşe yazarının, paylaşım sitelerinde çokça paylaşılan, özellikle etrafımdaki gençlere ‘işte bu, ben de bunu yapmaya çalışıyorum, ne de güzel anlatmış!’ dedirten bi yazısını okumuştum öğrenciliğimin son günlerinde. Daha okurken iki taraflı okuduğumu fark ettim: evet güzel yazmış, öyle doğru tespitler yapmış ki bi insanın kişilik evrimi basamaklarında önüne yaklaşık böyle şeyler çıkar ve de buralarda aldığı kararlar sonunda tam olur mu bilinmez ama yanlış kararda eksik kalır. Burada anlattıklarıyla belki kendi yarım bıraktıklarını başkaları yarım bırakmasın diye iyilik etmiştir okuyanına, belki de tahlil sonucu kısmen hafifletmiştir yarım kalan kısmın yükünü yahut öylesine yazmıştır, iyi bir gününde günün daha iyi olmasının mümkün olduğu fikri aklında belirdiğinde hovardalık misali yazmış da olabilir. Keyifle okunur bi yazıdır yani bu taraftan bakınca, hem tahlilinden hem de dilinden…
Öbür tarafım daha okurken çatırdamaya başladı, sonunda dudağını hafiften büzdü, zira epey üzüldü. Neydi yani şimdi bu yazdıkları? Popüler yazarların yazıları geldi aklıma, şöyle yazarken yazarın yüzündeki muzur gülümsemeyi nerdeyse görebileceğiniz, bi gaz kaldırıp sizi yerinizden kırlara ovalara fırlatacakmış gibi, ‘take it easy’ modunda, en azından bi süreliğine. Kendimi yokladım okurken, zira evet, karışık bi şeyler oluyordu içimde. Okurken fark ettim ki yap bence dediklerinin bi kısmını zaten yarım bırakmışım, yarım kalacağının farkında olarak aciz kalmışım karşısında. Şöyle ki dediklerinin içinde yeri gelince parasız kalın, yeri gelince, yırtık salaş orası burası sarkan kıyafetler de giyin eğer istiyorsanız, dünyayı gezin, yapın bunların hepsini demişsin. Yapın ki sonrasında zaten hayat derdine düştüğünüz vakit kalıplaşmış içinizin istemeyeceği, istese bile isteği karşısında tutmayan eli ayağı olan biri haline gelmeyin. İyi demişsin, hoş demişsin de yukarıda bahsettiğim paydayı neresine koymuşsun bu yazının. O paydada geçen insanların içlerindeki korku daha küçükken evdeki daimi kemer sıkma politikalarından kalma. Anne babadan, ondan şundan bundan verilen salıklardan kalma. Hatta belki bunun adı sadece korku değil, ‘korku güdüsü’ dür, nesiller boyunca aktarılan, atadan aldığımız şeyler gibi. Yani henüz hissetmeden düşmüşsem işsizlik illetinin peşine daha öğrencilik hayatımda, vardır bi sebebi. Yaz tatilinde inşaatta çalışırken düşüp ölen üniversite öğrencileri var bu memlekette, hem de çokça, sen de biliyorsun. Korkmadan yaşa, en azından şu iş hayatına atılmadan, o iş hayatı hepten senin hayatını yutmadan. Eyvallah, katılıyorum o iş hayatı yutmadan, heveslerimiz kurumadan böyle şeyler yaşamaya, hatta mümkünse her daim böyle yaşamaya. Lakin bu yazıyı okumuş olsa o üniversite öğrencisi ne düşünürdü sen söyle. Kime küfrederdi? Annesine-babasına mı, akrabalarına mı, hükümete-devlete mi, tanrıya mı ya da? Muhtemel hepsine birden, lakin her birine ayrı ayrı duyduğu korkudan hepsini yutar inşaattaki işine geri dönerdi. Evet, tam da bu işsizlik illeti korkusundan insanlar bu dediğini yapamaz, etrafında görürler çünkü işsiz horlanmasını, eziklenip büyüklerinden para istediklerini, eve kapanmak zorunda kalacak olmanın sıkıntısını, hepsini duymuş görmüştür bi yerlerden. İşte bu yüzden evvela iş der, evvela ekmek peşine düşer; çünkü beşerdir, korkar. Sonrasında muhtemeldir önceki yazıya kayar gidişat; hevesler söner, ritüeller ve standartlar başlar. Ben korkarım.
Bi film vardı, başlangıç itibariyle durumlar biraz daha farklı olsa da demek istediğim yere çıkan: ‘bizim büyük çaresizliğimiz’ de Murat (Taner Birsel) daha lisedeyken anne-babasını kaybeder ve ilkokuldaki kardeşine anne-babalık yapar. Anne-babasını kaybetmiştir, bi felaket beklerken hala yaşadıklarını fark ettiğini söyler, yanında bi şey olacak diye endişe duyduğu küçük kardeşiyle. Murat küçük yaşta büyük sorumluluklar altına girmiştir, mecburdur çünkü. Üniversiteden mezun olur, bankada işe başlar ve kardeşini okutur, tabi sonrasında işe devam. Bir gün kardeşi ve filmin diğer başkarakteri Ender ile birlikte rakı sofrasında konuşurlar. Rakı acısına değer ve geçmişten bahseder o da. Sonra der ki;
“Başka türlü olur muydu? Olmazdı galiba. Şimdi bunu sormak saçma ama aklına geliyor insanın………….zamanla oluyor ne oluyorsa…….ya içimde böyle katı, takur tukur bir şeyler var ya”
Bu yazı iyidir hoştur da devamı olmalıdır, zira bence eksiktir, ‘ama’sı olmalıdır. Hoştur; insan yaşadığını anlamadan, layıkıyla yaşamadan nefes almamalıdır, hakkıdır bu insanın, ötesi boşa çabadır, lakin hakkın önünde duran ‘ama’ ları görmeden istemek öfkeyi, isyanı, bi de boşa yaşanmış bi hayat düşüncesini bırakır insana. Sadece geniş bi zaman diliminde işe yarayabilir bu öfke ve isyan duygusu ve elbette çoğunluğun içinde barındırdığı fikri ortaya çıktığı durumda.
Bu yazıyı okurken tam olarak kızmadım aslında yazara ama kırıldım galiba. Öyle ya iyi yazdın güzel yazdın da dön bak bakalım kime yazdın? Tabi bu benim dünyamda böyle, kırgınlığım yani arkadaşıma kırılmış gibi bi şey olabilir. Yani reelde bi şey ifade etmediğini ben de biliyorum. Olsun, ben yine de yazayım, böyle hissetim üstüne böyle düşündüm çünkü.
Esasında nereye kızmalıyım, ne tarafa bağırıp hakaret etmeliyim? Soruyorum. Bi yandan da hala kurguluyorum, bunca kafa karışıklığının içinde kelimeleri de fikirleri de saçıyorum. Bir sır diyeyim mi; gözüm yolda, düşmek istiyorum bilmediğim yollara. Öyle ya; ya yol bulurum ya yok olurum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder